20 Nisan 2013 Cumartesi

Devlet-i Aliyye Turu - TUR2013







49. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nun (ToT veya TUR2013) başlamasına bir gün kaldı. 49 yıl diyoruz ama itiraf edelim,  ilk kırk üç yıl boyunca ToT’tan çok da haberimiz olmadı.  Türkiye Bisiklet Federasyonu (TBF)’nun son 7 yıldır gösterdiği çabalar sonucunda ToT hem halk gözünde daha ilgi çeker oldu, hem de dünya takviminde çok prestijli 2.HC kategorisine kadar yükseldi.  Bisiklet yarışlarının en üst düzey olanları “World Tour” yarışları olarak anılıyor. İnanıyorum ki, TBF, doğru politikalarla ToT’u bu seviyeye de çıkarmayı başaracaktır. 

Yarış etapları ve takımlarla ilgili kısa bilgiler verip sonra asıl maruzatıma geçmek istiyorum. Yarış, geçen yıl olduğu gibi, yine Alanya’dan başlayacak ve İstanbul’da şehir içi etapla bitecek. Sekiz  etap boyunca, 25 takımdan 8'er sporcu 1,204 km mücadele edecek. Geçen sene  eklenen Elmalı zirve finişinden sonra, bu sene, yeni etap olarak rotaya dahil edilen Bodrum-Selçuk parkuru  sonunda bisikletçiler Meryem Ana Tepesi’ne tırmanacak.  TUR’un basın bülteninde belirtildiği şekliyle dünyanın yegane kıtalararası turu olan Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu, 49. yılında "Turkuaz Rekabet" sloganı ile yapılıyor. Sloganın İngilizcesini bulamadım ama Giro’nun “Fight for Pink”inden araklama olduğunu sanmıyorum. “Compete for Turquoise” değil “Turquoise Race” diye serbest çeviri yapalım, bizim de bir hizmetimiz dokunsun. 





TUR2013 Parkur Bilgileri /Start-FinişSaatleri 


Etap
Etap Uzunluğu
Tarih
Start Saati
Tahmini Finiş Saati






1. Etap
Alanya -Alanya
143 km
21 Nisan
12:55
16:30
2. Etap
Alanya - Antalya
150 km
22 Nisan
13:00
16:30
3. Etap
Antalya-Elmalı
153,5 km
23 Nisan
12:00
16:30
4. Etap
Göcek-Marmaris
147 km
24 Nisan
12:45
16:30
5. Etap
Marmaris-Turgutreis
183 km
25 Nisan
10:00
15:00
6. Etap
Bodrum - Selçuk
182 km
26 Nisan
11:40
16:30
7. Etap
Kuşadası-İzmir
124,5 km
27 Nisan
13:30
16:30
8. Etap
İstanbul-İstanbul
121 km
28 Nisan
12:35
15:30






Yarışa bu sene 25 takım katılıyor. Bunların 9’u ProTour, 15’i Pro-Kıta lisansına sahip ekipler. Bir de Kıta takımı olarak geçen yıldan devam eden Torku Şeker Spor var. Takım listeleri şöyle: 

                                       Pro Tour Takımları 
                                                                                                          
             AST    Astana Pro Team                         Kazakistan         
                BLA    Blanco Pro Cycling Team            Hollanda             
                KAT    Katusha                                        Rusya   
                LAM    Lampre – Merida                        İtalya   
                LTB     Lotto Belisol                                Belçika 
                OPQ    Omega Pharma – Quick-Step  Belçika 
                MOV    Orica GreenEDGE                     Avustralya         
                ARG    Team Argos – Shimano            Hollanda             
                TST     Team Saxo – Tinkoff               Danimarka         


                                  Profesyonel Kıta Takımları
               
              AJW       Accent Jobs - Wanty                        Belçika 
                BAR       Bardiani Valvole - CSF Inox              İtalya    
                BSE        Bretagne - Séché Environnement    Fransa 
                CJR        Caja Rural                                          İspanya
                CCC       CCC Polsat - Polkowice                     Polonya              
                COF       Cofidis, Solutions Crédits                  Fransa                 
                COL        Colombia                                            Kolombiya
                CRE        Crelan - Euphony                             Belçika                
                MTN       MTN - Qhubeka                                Güney Afrika    
                SOJ        Sojasun                                              Fransa 
                EUC       Team Europcar                                 Fransa 
                TNE        Team NetApp - Endura                  Almanya             
                TNN       Team Novo Nordisk                         A.B.D.                  
                UHC       UnitedHealthcare P.C. Team         A.B.D.                  
                VIN        Vini Fantini - Selle Italia               İtalya                   

                                                      Kıta Takımı

                TRK        Torku Şeker Spor                         Türkiye 



Hayırlı uğurlu olsun, kazasız belasız bitsin ve lütfen sonradan dopingli çıkacak biri kazanmasın. Torku’nun Türk sporcularını önlerde görmek dileğiyle. Daha çok bilgiye TUR2013 linkinden ulaşabilirsiniz. 




Bu noktadan itibaren basın bülteninden inelim. Aslında yazıp yazmamak arasında bayağı gidip geldim. Çünkü negatif bazı eleştirilerde bulunacağım. Blog patronajı da Demirören Milliyeti’nden daha teşvik edici değildi ama sonuçta bunlar benim düşüncelerim. Yazayım da içimde kalmasın.

Memlekette, futbol haricindeki hiçbir spor, fazla kaynak bulamıyor. Hatta futbol bile devlet eliyle iteklenirken, bisiklet gibi yarı marjinal görünen bir mecraya sponsor akmasını elbette beklemiyoruz. Ama 7 yıldır sadece THY’ndan ciddi bir sponsorluk elde edilebilmiş olması pazarlama açısından hayal kırıcı. Bu ülkede, bu güzel yarışa sponsor olmak isteyecek özel şirket olmadığını düşünemem. TBF yapılanmasının, gerekirse profesyonel yardım da alarak pazarlama-tanıtım-sponsor bulma seferberliği yapması gerek. TV’lerdeki bütün reklamlarda “yaşam biçimi” ayağına bisiklet gösterilirken, doğru bir stratejiyle sponsor bulmamak olanaksız diye düşünüyorum.

Elde edilen THY sponsorluğu da olasılıkla yüksek yerlerden gelen işaretle olmuştur. Zaten ülkemizde her iş “yüksek yerden gelen işarete” bakıyor nedense. TUR’un diğer kuvvetli sponsorları da devlet katından:  Spor Toto, İddaa, TRT, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, İBB ve Spor AŞ.  Meşhur lafı biraz değiştirirsek “Devlet malı deniz, bisiklet üstünde de yeriz”. Peki bu kötü mü? Hayır çok değil, elbette devlet spora destek olmalı, kitlelere tanıtımında rol oynamalı. Ama devlet-i aliyyeye doğrudan para için yaslanınca, iş spordan politikaya, politikacılara, politikacılara yapılan yağlama yıkamaya kadar gıcık bir düzleme giriyor. Üstelik devletimizin canı yarın sıkılır da “bisikletten desteğimi çektim” derse şapa oturacağımız kesin. Küçük çaplı ve bence daha şerefli özel sponsorlar da var: Salcano, TSYD, Shimano, Sırma Su, Torku, Kipeo, CST Tires ve ON İletişim.  Hepsine teşekkürler ama daha fazlası gerekiyor.

Yarışı devletin düzenliyor oluşu, bence iki tatsız manzara yaratıyor. İlki, yarışın her anında ortamda bir “devlet erkanı” varlığı olması. Etap başlarında kaymakam, il spor bilmem nesi, vali yardımcısının eniştesi falan şilt alır verir, konuşma yapar, "Yarışımız Fransa Turu'ndan da böyyük olacaktır” gibi ipe sapa gelmez laflar ederler. Ya da farklı bir zevat, bu defa etap sonunda kıranta takım elbiseler içinde podyuma çıkar, birinciyi şapur şupur öpüp, ödül verir, vs.  Bu beni deli ediyor. Spor müsabakasında takım elbiseli adamın işi ne? Git protokol tribününde otur sen. Sporla ilgili işleri sporcular ve federasyonun adamları yapsın. Ama tabii kaynak bulmak için devlete öyle bir yaslanmışsın ki, kaymakam odacısı plaket istese vermek zorundasın. Sayın devletimiz kendinden bir şey isteyeni kanırtmayı iyi bilir. Allah Emin Bey’e sabır versin. 

Türkiye'de spor: Sporcular yerde, takım elbiseliler ayakta.

Devlet müdahalesinin bir başka yönü de paranın çoğunun Tanıtım Fonu’ndan gelmesinde yatıyor: Bir haftalık bisiklet yarışı için hazırlanan basın bültenlerinde ve konuşmalarda, sürekli tekrarlanan konu “Türkiye’nin tanıtımı”. Tanıtım, tanıtım, ülkemizi tanıtıyoruz, turistik bölgelerimiz, Meryem Ana, turizm, güneş, deniz, vs., vs.  Bültenler kaç ülkenin yarışı naklen vereceği, Eurosport’un her iki kanalda da cayır cayır yayın yapacağı, naklen ve banttan yayın saatleri, şu kadar milyon dolarlık reklama denk geleceği bilgileriyle dolu. Federasyon Başkanı Emin Müftüoğlu’nun konuşmasından bir alıntı: “Tüm dünyada 13 saati naklen olmak üzere 90 saatlik yayınla, ülkemizin tarihi,  turistik noktalarını ve doğal güzelliklerini son derece kaliteli bir çekimle 330 milyon eve ve 1 milyardan fazla insana ulaştırıyor.“ Türkiye tanınmıyor mu zannediyoruz acaba? Ama tuhaf olan, yıllarca, malum bir kanalın yarışı yayınlamak için ücret aldığı. Ülkemizi tanıtıyoruz ama yarışımızı ancak parayla yayınlatıyoruz. Bir tuhaflık yok mu? 

TBF Başkanı Emin Müftüoğlu 

Bu para ödeme işi bu kadarla da kalmıyor. Yarışa katılan tüm ekiplerin yeme, içme, konaklama ve ulaşım masrafları bize ait. Yurt dışından gelen gazetecilerin tüm harcamaları, uçak biletleri dahil TUR2013 tarafından karşılanıyor (THY sponsorluğu). Yerel gazeteciler de elbette ağırlanıyorlar. 2008’den beri bu böyle. Herhangi bir gelişme olmadı. Bu durumda yarışımızın ne derece prestijli olduğu biraz havada kalan bir durum değil mi?

Bir de TUR2013’ü başka amaçlara meze etmeyelim lütfen. Emin Başkan “Olimpiyatları almak için çok önemli bir fırsat” diyor TUR2013 için. 49 yıllık turun değerini neden Olimpiyat ihalesine bağlıyoruz ki? Ama küçük, ama büyük, sonuçta Roma Olimpiyatları’ndan beri koşulan bir yarış bu. Adı İstanbul Turu olsa bir nebze anlarım. Eylül ayındaki IOC oylamasında 2020 Olimpiyatları’nı Tokyo’ya kaptırırsak TUR2014 ne olacak? Zar zor değerli hale gelmekte olan bir turu bozuk para gibi harcamaya gerek var mı? Bu noktada belki siyasi alt akıntılara da girmek gerek.



Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nda, 2008’den beri Sn. Abdullah Gül’ün ve Çankaya bürokratlarının yarışa olan katkı ve desteği inkar edilemez. Cumhurbaşkanı her sene mutlaka yarışı ziyaret ediyor, finişi veya startı  izliyor. Makamının adını taşıyan yarışa gösterdiği bu sürekli ilgi beni gerçekten sevindiriyor. Öte yandan, başbakan TUR’a biraz uzak duruyor gibi. 2010 yılında, bilmem ne açılışı için bulunduğu Antalya’da, önünden geçen yarışı 5-10 dakika izlemiş olması dışında şahsi bir ilgisini göremedik. Kurumsal olarak desteği var, hakkını yemeyelim. Kendisine bağlı Tanıtım Fonu’ndan para veriyor, bakanları, vs., destek sunuyorlar ama o kadar. Federasyonun, İstanbul 2020 için TUR’u öne sürmesinde, bence Erdoğan’ın kalbine yakın bir noktaya dokunmak gibi bir arka hikaye de var.

Soldan sağa: Cumhurbaşkanı, Astana Pro Team ve bir bürokrat


Fransa Turu, biliyorsunuz 198 yarışçıyla sınırlı. Giro da öyle ama, bu sene RCS  wild card takımlarını açıkladıktan sonra, Katusha’nın CAS'dan tekrar Pro Tour lisansı alması sonucu, Rus takımını da davet etmek zorunda kaldı ve sayı 206 sporcuya yükseldi. Bu nedenle ortaya çıkan lojistik sorunlardan ve artan maliyetten dolayı Acquarone UCI’a isyan etmişti. Bu örnekler ortadayken, bizim TUR’un, hele de parası vergi mükelleflerinden çıkarken 200 sporcuyla başlamasını biraz aşırı buluyorum. TUR'un bence 150-160 sporcuyu geçmemesi gerek. Hem yollarımızın durumu itibarıyla, hem de maliyeti belli bir seviyede tutmak için katılımı 18-20 takımla sınırlamak gerek. Tüm Avrupa’da ekonomik sıkıntılar nedeniyle yarışlar iptal edilip, etap sayıları azaltılırken TUR’un Fransa Turu'ndan fazla yarışçıya ev sahipliği yapması tuhaf bir tezat, hatta abartı.


Buradan geliyoruz nicelik ve nitelik ikilemine… Benim hayalim TUR’un tam bir Giro hazırlık yarışı haline gelmesidir. Kendini bilmez devlet erkanının “Fransa Turu” kıyaslamalarını dikkate almıyorum. TdF hedef olarak konulmamalıdır çünkü o hedefe erişmek mümkün değildir. Ne parayla, ne de başka yollarla Türkiye’de bir “Fransa Turu” yaratamayız. Taklitler sadece asıllarını yüceltir. Ama çok başarılı bir Türkiye Turu yaratıp koruyabiliriz.

ToT’un sportif olarak amacı, takvimdeki yeri itibarıyla, Giro öncesi en önemli hazırlık yarışı haline gelmek olmalıdır. Bu konuda rakiplerimiz Giro del Trentino ve Tour de Romandie. Giro favorilerinin 4 günlük Trentino Turu’nu bize tecih etmelerinden açıkçası rahatsız oluyorum. Sert yokuşlarımızın olmayışı TUR’a çoğunlukla sprint takımlarını çekiyor. Ama organizasyon Elmalı ve Selçuk’u parkura koyarak bir nebze genel klasman yönünde yol aldı. Üç adet ciddi tırmanma etabı (etaplardan en az birinde 2-3 sıkı yokuş) olan bir tur olabilirsek işimiz kolaylaşır. Bir de, Romandie’nin World Tour, TUR2013’ün 2.HC sınıfında olma dezavantajı  var. Tüm ProTour takımları World Tour yarışlarına katılmak zorundalar. Ama bu engeli de 2-3 sene içinde sanırım çözeriz.  

Bu noktaya ulaşmak ve Giro öncüsü yarış olabilmek için İtalya Turu’nun organizatörü RCS ile bir stratejik anlaşmaya gitmek gerekebilir. Katar ve Umman Turları’nın ASO işbirliğiyle (ve McQuaid torpiliyle) nerelere geldiğini gördük.  TBF, önceliği katılıma değil, parkura ve davet edilen elit sporcu sayısına vermelidir kanımca. 200 yarışçı arasında bizi heyecanlandıran sadece 3-4 sprinter var. Greipel, Kittel,  Guardini, Renshaw, Bos. Bunlardan Greipel ve Kittel hariç hiçbiri birinci sınıf sprinter değil. Pozzato ve Petacchi’nin katılacakları konuşuluyor ama halen listelerde yoklar. TBF eğer devletten bu kadar para alabiliyorsa, katılımcı sayısını düşürüp, artan parayı “appearance money” olarak üst düzey sporcu/takımlara vermeli. Bu yarışta Sky Team’i, Nibali’yi, Froome veya Wiggins’i, Contador ve Schleckler’i  görmemiz gerek artık.

İşte böyle... Biraz söylendim ama idare edin. TUR2013 Pazar günü Alanya’dan başlayacak ve 8 gün sonra İstanbul’da, Bağdat Caddesi’nde bitecek. Evimin önünden peloton geçecek!! Huysuz kaynana gibi, yarışın orasına burasına kusur bulsam da bunu düşününce yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin. Amin!



8 Nisan 2013 Pazartesi

Paris-Roubaix... Post Scriptum





After watching the race again, a short night, and 1000 new sprints in my head I still lost Paris-Roubaix yesterday. I can't change it.

@sepvanmarcke 

Paris-Roubaix 2013 ikincisi...
8 Nisan 2013







Kısacık bir cümlede üzüntü, pişmanlık, uykusuzluk, zamanı geri götürme arzusu, çaresizlik, kabullenme... Hepsi var.

Karısı, sevgilisi, direktörü, herkes çevresindeydi mutlaka. Tebrik etmişlerdir. Ama podyuma çıktığında bile doğru dürüst gülümseyemedi. "İkinci gelen, kaybedenlerin ilkidir". Teselli edilmeyi istedi mi acaba?

Yatağına uzanmış, o kadar yakınken yarışı kaybetmenin acısı içini yakarken tavanı seyretmeye başlar. Gözleri bir lekeye dalar gider. Onu benzetecek bir şey düşünerek bir an unutur üzüntüsünü. Sonra matemine ihanet ettiği için kızar. Ama, yarışı kaybetmenin yanında bu nedir ki? Göğsünde bir ağırlık duygusu, dudakları aşağı dönük, gözleri sabit. Yorgunluktan bitmiş ama uyku çok uzakta. "Velodroma önce girseydim?". "Fabian'ın arkama geçmesine nasıl izin verdim?". "Sprinti daha önce açsam geçer miydim?" "Yoksa daha mı geç başlamalıydım?. "Her şartta o mu kazanırdı?"

"1000 sprints in my head!!"

Ne denir bilemiyorum. Aciz kaldım. Güçlü bir empati dalgası, barajı yıkıp üstümde patladı. 2011'de onu başkası sanıp "Johaaann!!" diye bağırdığımda, dönüp "I am not Johan!" diye sitem etmişti bisikletinin üstünden. Ben özür dileyemeden basıp gitmişti. Utanmıştım. Etrafta beni tanıyan kimse yoktu ama yerin dibine geçmiştim. Hala kendimi affettiremedim... Ve hala kendimi affettiremediğim adam bu sabah çok üzgün... 

Sep Vanmarcke'nin TV'de veya bir resimde kahkaha attığını görene dek utancım sürecek.




6 Nisan 2013 Cumartesi

Arenberg Ormanı

(2012 P-R yazım biraz daha teknik ve tarihiydi. İsteyen buradan ulaşabilir )


Babamın evinde tereyağına para verilmezdi. Anadolulu hasta için, doktora para vermek yetmez, illa ki gönlünden bir şey koparıp verecek. Tereyağını kömür madencileri getirirdi. Zonguldak nere, İstanbul nere değil mi? Yok mu orada hastane? Neden yok, neden iyisi yok? Bunları sormayı akıl etmedim, küçüktüm. Derman peşinde İstanbul’un yolunu tutarlar, yanlarında tereyağı, elma, ayva, mercimek, köyünde kasabasında ne yetişirse bir tutam getirirlerdi. Amfizem, solunum yetmezliği, akciğer kanseri arasında bunu da düşünürlerdi. Babam, alt kattaki muayenehanesinde hastalarla ilgilenirken, biz yukarıda sessiz oyunlar oynardık, gürültü gitmesin diye. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, babam akciğer kanserinden gidene kadar bizim aileyi madenciler geçindirdi. 

İlkokulda öğretilen Uzun Mehmet’in hikayesi, delikanlı kömürü bulunca biterdi. Ne kadar zor bir iş olduğu, madenciyi her türlü ciğer hastalığıyla yavaş yavaş veya grizu patlamasıyla çabucak öldürdüğünü “Örtmenim” anlatmazdı. Saatlerce yer altında kazma sallayan, dinamit yerleştiren, dekoville cevheri yukarı gönderenlerin, geceyi gündüzü bilmeden, üstünde binlerce ton toprakla çalışanların hikayesini sonradan öğrendik. Öğrendik de ne yaptık? “Allah’ın takdirine” bıraktık.  

  Wallers-Arenberg kömür madenleri

Fransa’da da manzara çok farklı değildi sanırım. Yıllarca ülkenin kömürü kuzeyde çıkarılmış. İşçi ihtiyacından dolayı Avrupa’nın her yerinden bir sürü fakir, kelimenin tam anlamıyla “ekmeğini taştan çıkarmaya” gelmiş. Wallers bu kasabalardan biri. Belçika sınırına yakın, Lille’e 40 kilometre uzakta, maden şirketinin kurduğu bir belde. Okullar, revir, kilise, balo binası. Elbette mezarlık da unutulmamış. Her şey kömür için! Bu yazının konusu Arenberg Ormanı bile adını maden şirketinin başkanından almış. Wallers-Arenberg madeninden 1903-1989 arasında 32 milyon ton kömür cevheri çıkarılmış. Kaç cevherin yok olduğu yazmıyor. 


Aslında yazının konusu Arenberg Ormanı da değil,  içinden geçen arnavut kaldırımı bir yol. Bisiklet tarihinin en meşhur parke yolu “Tranchée/Trouée d’Arenberg” olarak anılıyor. “Siper” diye çevirmek mümkün ama belediyelerin kanalizasyon/elektrik/su için açtıkları çukurları anlamak gerek. Ormanın arasına açılmış uzun bir kanalizasyon çukuru.  Şosenin tam adını isterseniz “Dreve des Boules d’Hérin”. İki bin dört yüz metre uzunluğunda. Yıllarca traktör ve her tip vasıta yüzünden yolun kenarları çökmüş, ortası yüksek kalmış. Bombeli bir kesiti var. Parke taşlar büyük ve düzensiz durduklarından yarışçıyı düşmeye ve lastik patlatmaya çağırır. Orman havası nemli olduğundan, taşlar kaygandır. Ve eğer yağmur da varsa Paris-Roubaix yarışçılar için bir işkence, bizim içinse şölene dönüşür. 


Arenberg Ormanı Paris-Roubaix’ye 1968’de eklendi. Fakat partiye sonradan katılan bir film yıldızı gibi gösteriş dolu. Yarışın en dramatik yeri. Parkurun ortasında, finişe daha 97 km kala yer almasına karşın Roubaix velodromundan bile şöhretli, efsanevi bir yer. 

Eski madenci Jean Stablinski’nin hikayesini tekrarlamaya gerek yok, çok anlatıldı. Stablinski, Dreve’i ilk gösterdiğinde Albert Bouvet “Parke yol dedin burası çukur dolu!!” diye terslemiş. Zaten Stablinski de önce bu yolu göstermek istememiş pek. Ama Jean Goddet, Bouvet’nin getirdiği resimlere bayılmış ve Arenberg parkura dahil olmuş. 

Jean Stablinski

Güneşli bir günde, bu parke yolu tek başına geçmek pek de zor değil aslında. Asıl sorun yarış. Tarihin bize gösterdiğine göre Dreve des Boules d’Hérin’i ilk 20-25 sporcu içinde geçmeyenin yarışı kazanması mümkün değil. Hoş birinci geçenin de kazanma garantisi yok. Arenberg bir şey vaat etmiyor.  P-R’nin katılanlara sorduğu ilk sınav sorusu. Ama en zoru. “Kim 500 Milyar İster?” programında ilk sorunun, tüm yarışmanın en kazığı olmasına benzetiyorum. Sunucu “Önce bunu bil de, diğer soruları sormaya değer misin anlayalım” diyor gibi yarışmacıya. 


Peloton için Arenberg, Arenberg’den çok önce başlar. O meşhur hemzemin geçide varmadan önce tempo yükselir. Tüm domestikler liderlerini öne getirmek için mücadeleye başlarlar. Yarış içinde yarış. Hafif yokuş aşağı olan son 600-700 metre grubun hızını saatte 60km’ye kadar çıkarır. Bu süratte bir örnek mayolu, 3-4 kişilik gruplar, amorf bir yapı içindeki kristallerin hareketi gibi, sağ, sol ve ortadan ataklarla öne gelmeye ve orada kalmaya çalışırlar. Tren yoluna önde girmek için tecrübeli ve güçlü domestikler, harika bir zamanlama ve bolca şans vazgeçilmezdir. 

Tren yolu geçildiğinde peloton ister istemez tek sıra haline gelir. Herkes yolun ortasından gitmek ister ama orada yan yana iki kişiye yer yoktur. Parke yola ilk giren sporcuyla hemen arkasındaki dua etmeye başlarlar. Öndeki düşmemek ve lastik patlatmamak için yalvarır Ghisallo Bakiresi’ne.  Arkadaki yarışçı da aynı duayı kendisi ve önündeki için okur. Çünkü öndeki düşerse o da peşinden yuvarlanacaktır. Geriye doğru gittikçe okunan dualar aritmetik olarak çoğalır. Bu mantıkla Arenberg’e ilk giren kişi 200 meslektaşının duasını almaktadır. Lastik ve mekanik tanrısı işe karışmazsa lider giren lider çıkar Arenberg’den. 


Arenberg’i geçmenin iki yolu var: Ya bombeli şosenin tam ortasından, taşların üstünde seke seke gitmek ya da yol kenarındaki daracık toprak bölümü kullanmak. A.S.O.’nun yol kenarına koyduğu bariyerler ve arkadaki çıldırmış seyirci grubu bu seçeneği oldukça riskli hale getirmekte. Üstelik kaçınılmaz lastik patlamaları sonucu durmak zorunda kalanlar kenara çekildiği için yol tutmak iyice zorlaşır. 

Gelelim şosenin ortasına. Ana kural, ne kadar hızlı, o kadar rahat. Koca koca parke taşların üstünde zıplaya zıplaya, ortalama bir kadans tutturup, gidona hafifçe hükmederek, gözler ileride, duayı unutmadan… 

Şanssız olan takım arabasını bekler


Arenberg’de mekanik sorunla karşılaşan için yarış bitmiş demektir. Takım lideri şanslıysa yardımcılarından birinin tekerini veya bisikletini alıp devam edebilir ama diğerleri takım arabasını beklemek zorundadır. İlk kaos geçtikten sonra, yarışın ön tarafındaki sporcular genelde tempolarını artırmaya başlarlar. Domestikler zaten parke yol öncesi helak olduklarından yavaşlamaya başlar ve peloton parçalara bölünür. Yolun sonuna doğru şose genişlemiş gibi gelir insana. Bu bir göz yanılmasıdır. Bariyerler açılsa da ASO traktörlerle o bölümdeki toprağı kaldırıp bisiklet sürülmez hale getirdiğinden, gerçekte yol pek genişlemiyor.  Ama önde az yarışçı kaldığından seyredene ortalık sakinleşmiş gibi gelir. Ön grup nadiren yakalanır. Kendi aralarındaki hesabı daha sonra göreceklerdir. 

Şanslı olan soigneurüne yakın yerde lastik patlatır

P-R’de Arenberg’i geçen dayak yemişe döner. Halbuki daha doksan küsur kilometre ve geçilecek 17 pavé vardır. Yarış yeni başlamıştır. Eddy Merckx’in dediği gibi Arenberg’de sadece kaybeden belli olur. Onlar bile, o eski püskü duşların altına girip gururla pisliğini akıtabilmek için daha 2 saat pedal çevirmek, parke taşların üstünde hoplamak, toz ve çamur yemek, delirmiş binlerce seyircinin çığlıklarına katlanmak zorundadırlar.  Öyle hain bir yarıştır ki Paris-Roubaix, belli bir süreden sonra finişe gelenler podyum seremonisi bozulmasın diye velodromun dışında durdurulurlar. Takım liderini kelle koltuk Arenberg’e sokmuş olsan bile, geç gelmişsen eğer, o eski velodromda şeref turunu atamazsın, süklüm püklüm, duşlara yollanırsın. 

Yarın kir pas içinde duşlara giden sporculara iyi bakın. Madencilere ne kadar benziyorlar!




29 Mart 2013 Cuma

Mart Kapıdan Baktırır...

Blog Müdürü "yaz, yaz" diye sıkıştırıyor. Ama yaz(a)mıyorum. Başlıca nedenleri: 

-1. Akrep burcuyum, "yap yap" diye ısrar edilince hayvan "inat" moduna geçiyor. 

0. Yazar değilim. 

1. Klasikler hakkında çok yazdım, daha fazlasını konuştum. Ne desem kendimi tekrarlamak olacak. 

2. Lance Armstrong olayı, herkesin başkasını suçlaması, birine ömür boyu, diğerine 6 ay ceza verilmesi falan beni küstürdü. Hala aşığım, ama kırgınım. Aldatılan eş affeder fakat bir daha unutmaz, hiçbir şey de eskisi gibi olmaz ya, biraz o hesap... Ama geçiyor. 

3. Bu twitter, kendini yazılı ifade etmeyi seven ama deposu çabuk dolmayanlar için tehlikeli bir mecra. Oluşan düşünce kıvılcımları ifade baloncuklarına dönüşüp, 140 karakter halinde aleme yayılınca sanki içimdeki alev de sönüyor. Çer çöp ilk tutuştuğu zaman gelen ters bir rüzgar mangalı söndürür hani... Ani twitter esintisi uçuşan düşüncelerimin birleşip büyümesini ve yazıya dönüşmesini önlüyor.   
(Antitez: Twitter'in bir yararı oldu ama: Yazdıklarımın daha sade olmasına, düşündüğümü doğrudan ifade edebilmeme yardımcı oluyor, evirip çevirmiyorum, kesip atıyorum, kalan sağlar da iş görüyor. Düzeltmen tarafımı da körükledi.) 




Bu bisiklet sezonunun şu ana kadarki konusu soğuklar oldu. Umman ve Katar'ı saymazsak, TV başında bile titremeden seyrettiğimiz yarış olmadı neredeyse. Soğuk ve kardan dolayı yarışlar iptal edildi, kısaltıldı, başka yerlerden başlatıldı. Organizatörler kafaları yediler. Elbette perişan olan yarışçılar da. Fransa'daki sezon başı yarışlarını pas geçersek şöyle bir sayalım: Belçika'nın açılış yarışları sayılan Nokere Koerse ve Kuurne-Brüksel-Kuurne kardan dolayı iptal edildi. Takma adı "Primavera" (Bahar) olan Milano-Sanremo Po Ovası'nda tipiye yakalandı, yarışın Turchino Geçiti dahil 50 km'lik bir bölümü nötralize edildi. Gent-Wevelgem adı üstünde Gent'te değil Deinze'de başlatıldı. Ama kafile sadece kardan kurtuldu, Kuzey Denizi rüzgarlarıyla hava -10 oC civarında hissedildi. E3 Harelbeke belki değişmedi ama sporcuların giysilerinden vaziyeti anlamak mümkündü. Bugün biten üç günlük De Panne Turu'nda da soğuk hava sporcuları zorluyor. 

Soğuk havalar podyum kızlarının kıyafetlerini de etkiliyor

Karlı yollarda, 23 mm'lik kontak alanı olan lastikler üstünde giden bir bisiklete binmenin riskini anlatmaya gerek yok ama diğer zorluklardan da bahsetmek gerek. Öncelikle bisiklet üstünde hava daha soğuktur. Süratin yarattığı rüzgarla havayı daha soğuk olarak algılarız. NFL maçları öncesi 20 yıldır duyduğum "windchill  factor" bizim memlekete "hissedilen sıcaklık" adıyla gireli daha 2 yıl olmadı belki ama bisiklete binen herkes bu etkiyi farketmiştir. Yazın ortasında bile sabah erken bisiklete atladığınızda ilk 5-10 dakika şöyle bir ürpermemek mümkün  olmaz. 

Lise ve üniversitede termodinamik, akışkanlar dinamiği ve ısı transferi derslerini hatmetmiş değerli bir bir müyendis kardeşiniz olarak, iletim/taşınım/ışınım ısı aktarım türleriyle (İngilizcelerini de bilirim), özgül ısı, entropi, Boltzmann sabiti gibi detaylarla sizi utandırmak istemem. Kısaca söylemek gerekirse, soğuktan korunmak için vücut normalden daha fazla enerji üretmek zorundadır. Bu da normalden daha fazla yemek ve içmeyi gerektirir. Yazın soğuk bir şişe su vücudun soğumasına yardım ederken, kış ortasında sıcak bir termos çay/ıhlamur da ısınmaya yardım eder. Bisikletçiler zaten yarışırken sürekli enerji üretirler, bu nedenle iyi giyindikleri ve kuru kaldıkları sürece aslında fazla üşümezler. Ama yağmur ve kardan dolayı vücut ıslanırsa, kaybolan ısı artacağından ısınma ihtiyacı daha da yükselir, vücut bununla başa çıkamaz hale gelir ve titreyerek yarışı bırakmaya kadar gidebilen bir süreç başlar. 

Soğuyan vücudun ilk tepkisi yüzeye yakın kan damarlarını büzüştürmektir. Deri yoluyla kaybedilecek ısıyı azaltmaya çalışır. Öncelikle el ve ayaklarda uyuşma ve hareketleri yapmakta zorlanma başlar (Vincenzo Nibali MSR'yu elleri uyuştuğu ve frenleri sıkamadığı için bıraktı). Çözüm bulunmazsa vücut "survival" moduna girer ve kanı uzuvlardan çekerek yaşamsal organlarda toplamaya başlar. Bu da, ısınmak için kan dolaşımına gerek duyan parmak, el ve ayaklarda daha fazla sorun yaratır. Donma tehlikesi geçiren dağcıların en çok el ve ayak parmaklarının hasar görmesi böylece açıklanır hale geliyor (dağcılarda ayrıca, ortamdaki oksijen azlığı da "çilek" oluyor). Geçen Milano-Sanremo yayınında da söylemiştim: 1910'da bu seneki gibi karlı ve soğuk bir havada koşulan MSR'yu kazanan Eugene Cristophe, parmakları ve yüzü donduğu için yarıştan sonra bir ay hastanede yatmış, eski formunu kazanması 2 yılı bulmuş. Yarışı bitirebilen diğer 3 kişiden haber yok. 


Eugene Cristophe

Bisiklet üstünde en az çalışan vücut bölgelerinden biri ayaklar olduğundan soğuktan etkilenmesi kaçınılmazdır. Kalın çorap, ayakkabı ve üstüne su geçirmez neopren kılıflarla sorun bir yere kadar çözülebilir. Ama hayatı boyu zaten yeterli kan hücresi sayısına ulaşamamış yazarınız, kayak çorapları, ayakkabı ve üstüne 3 mm'lik neopren kılıfla bile bir saatin sonunda buz kesmiş ayaklarla pedal çevirmeye devam ediyor. İyice ısınmışken eldivenlerimi bile çıkarma aşamasına gelebiliyorum ama ayaklarım ancak duşun altında ısınabiliyor. Elbette bu kişiden kişiye değişen bir özellik, kiminin "altı ateş". IAM Cycling'den Heinrich Haussler'in bu havalarda bile eldiven giymediğini hayretle gördük. Keza başın ve yüzün de korunması çok önemli. Özellikle yüz, doğrudan rüzgara ve soğuğa maruz kaldığı için, balaklava ve/veya su geçirmez şapkayla korunmalı. Bir kış sabahı hakkımızda "Bu arkadaş bisiklet üstünde neden ağlıyor?" denmemesi için geniş gözlükler de unutulmamalı. 

Teknik tekstil ve sentetik iplik teknolojisi gelişmeden önce bisikletçiler daha çok yün esaslı giysilerle yarışırlarmış. Ben yetişemedim (yaşım icabı değil, pislete geç başladığım için). Soğukta kişiyi sıcak tutması, sıcakta ise teri vücuttan uzaklaştırıp dışarı verme özelliğii nedeniyle bugünkü spor giysilerinin ilham kaynağı olan yün ipliği, yerini daha ekonomik ve hafif olan sentetik ipliklere bırakmış durumda. Keza yağmur, çamur ve kardan ıslanmamak için de annelerimizin "empermeyabl" dediği su itici maddelerle kaplanmış kumaşlardan dikilen rüzgarlık ve yağmurluklardan faydalanmak gerekiyor. Bu amaçla kol, bacak ve diz ısıtıcıları (Türkçem yetmedi, arm/leg/knee warmer), hatta ayakkabı burnuna küçük rüzgar kesen çoraplar bile giyiliyor. Bacaklar zaten ısındığından uzun tayt dışında fazla bir şeye ihtiyaç duyulmuyor (hatta pro bisikletçiler normal bib+bacak ısıtıcıyla yetiniyorlar). 


Bu diyagramı buradan aldık


Torsoyu soğuktan korumak da önemli. Eskiden çok kalın bir kazakla ısınacağımızı sanırken, artık dünyadaki en iyi ısı yalıtım malzemesi havayı içeride tutan ince ince şeyleri üst üste giymeyi öğrendik. Bisiklette de, özel sentetik ipliklerle dokunan -ve özel kimyasallarla kaplanan- kumaşlardan yapılmış ince birkaç kat giysi (içlik+mayo+ceket ve/veya rüzgarlık) çok kalın tek bir kattan daha iyi koruyor. Hem ısınıp terlemeye başladığınızda "strip poker" usulü kat kat soyunmak da mümkün.  

Pazar günü, halkının çılgınca bir sevgiyle izlediği, yarışların yarışı Ronde van Vlaanderen var. Yağmur beklenmiyor, hava en yüksek 6 oC olacak. Bisikletçilerin yarış öncesi, ortası ve sonunda giydiklerine dikkat edin. Bir hafta sonraki Paris-Roubaix için de lütfen yağmur duasına çıkın. 


Havaların her daim sıcak olduğu Katar...

22 Mart 2013 Cuma

Chicago Cubs 2013 Ahval ve Şeraiti (Blogun durumu)

Blog tarihimizin en inaktif günlerini yaşıyoruz. Bunda benim ve Sarper Günsal'ın son zamanlarda işlerinin yoğun olmasının önemli payı var. Ayrıca ailem Ağrı'dan İstanbul'a kesin dönüş yaptı ve 2 yaşındaki oğlum başkasının laptop kullanması karşısında anlayış gösterebilen bir herif değil henüz. Ama ölmedik, buralardayız, daha da yazacağız. Bunu öncelikle belirteyim.

MLB sezonunun başlamasına 10 günden az bir süre kaldı. Bahar kampının sonu yaklaşıyor, çoğu takım transferleri büyük ölçüde tamamladı, minör lige göndereceği oyuncuları gönderdi, rotasyonlar belirlendi, "you never have enough pitching" dendi, "batting order'da yeterince lefty olmadığı" iddia edildi, bunların dışında da bol bol umut saçıldı.

Chicago Cubs son senelerdeki başarısız sezonların ardından Boston Red Sox'u bin sene aradan sonra şampiyon yapabilmiş, trendy laf olan moneyball'u da seven genç ve dinamik yönetici Theo Epstein'ı transfer etti. Kulübün anahtarı kendisine teslim edildi, rebulding'e başla ve istediğin gibi "as kes" dendi. Kendisi de geçen sezon takıma 46 sene aradan sonra 100'den fazla yenilgi aldırmak suretiyle beklentilere cevap verdi.

Uzun bir arada sonra ilk defa geçen sezon 3 milyondan az kişi Cubs'ı izledi

Bu sezon "rebuilding'e devam edeceğiz ama biraz da kazanalım yahu" denilerek çeşitli transferlerle başlandı. Rotasyona Edwin Jackson, bullpen'e Kyuji Fujikawa alındı. Çok para alan verimsiz Alfonso Soriano yine birilerine kakalanamadı ama bu sene vuruş bağlamında genç Anthony Rizzo'dan daha çok şey bekleniyor. Theo Epstein çıkıp "bu sene playoff için mücadele edeceğiz" diye demeçler verdi.

Neyse, ben de oturdum ve bizim depth chart ile NL Central'ı genelde birinci bitiren ezeli rakip ebedi düşman St.Louis Cardinals'ın depth chart'ını kariyer istatistikleri açısından karşılaştırdım. Malum playoff için ya Cardinals geçilecek, ya da çok başarılı olup wild card şansı aranacak.

Önce batting: (İlk sıradaki Cubs, altındaki Cardinal)

 Pos/Player      BA    OBP   SLG
C
W.Castillo      .261 (.326, .424) ZR 3.185 CS .288 CERA 4.90
Y.Molina        .279 (.336, .394) ZR 1.823 CS .446 CERA 3.81
1B
A.Rizzo         .245 (.324, .402) ZR 2.787
A.Craig         .300 (.348, .515) ZR 2.725
2B
D.Barney        .263 (.305, .349) ZR 4.993
M.Carpenter     .283 (.359, .447) ZR 7.429 (2.405 as 1B)
3B
I.Stewart       .232 (.319, .417) ZR 7.745
D.Freese        .296 (.363, .446) ZR 9.180
SS
S.Castro        .297 (.336, .425) ZR 5.388
P.Kozma         .303 (.373, .506) ZR 6.909 (3.727 as 2B)
LF
A.Soriano       .273 (.323, .505) ZR 7.032
M.Holliday      .313 (.387, .536) ZR 6.198
CF
D.DeJesus       .281 (.355, .419) ZR 1.133
J.Jay           .300 (.359, .414) ZR 9.367
RF
N.Schierholtz   .270 (.319, .409) ZR 10.734
C.Beltran       .281 (.360, .496) ZR 13.755 (0.818 as CF)


Batting konusunda batting average olarak da, base'e çıkabilme bağlamında da, güçlü vurma sahasında da Cardinals daha iyi. Rizzo belki fark yaratabilir. Fielding için ise resmi olmamasına rağmen beceriyi iyi ifade eden Zone Rating'i (ZR) aldım, buna göre biz 4-2 öndeyiz.

Geldik pitching'e. Önce rotasyon (Soldakiler Cubs, sağdakiler Cardinals)

              ERA  WHIP                 ERA  WHIP
J.Samardzija  4.10 1.36    A.Wainwright 3.15 1.21
E.Jackson     4.40 1.44    J.Garcia     3.43 1.33
T.Wood        4.22 1.25    J.Westbrook  4.30 1.39
S.Feldman     4.81 1.42    L.Lynn       3.67 1.27
C.Villanueva  4.26 1.29    S.Miller     1.32 0.95 (çaylak)


Buna göre sadece 3. sırada Travis Wood Westbrook'dan azıcık iyi gözükse de, Cardinals diğer hepsinde daha iyi (Belki çaylak Miller soru işaretidir)

Son olarak bullpen:

               ERA  WHIP                 ERA  WHIP
K.Fujikawa     -    -       M.Boggs      3.80 1.41
J.Russell      4.02 1.32    M.Rzepcynski 4.04 1.38
H.Takahashi    3.97 1.27    E.Mujica     3.92 1.16
S.Camp         4.29 1.43    R.Choate     4.02 1.34
H.Rondon       -    -       T.Rosehental 2.78 0.93

C.Marmol       3.38 1.31    J.Motte      2.87 1.07


Bullpen için büyük uımutlarla alınan yaşlı çaylak Fujikawa dışında üstünlük ihtimalimiz yok.

Kısaca fielding dışındaki her departmanda St.Louis Cardinals bizden üstün. Elbette sezon uzun; gençlerin beklenmedik performansı, sakatlıklar, transferler çok şeyi değiştirebilir. Ama itiraf edelim, genelde de pek değiştirmez. Kısaca bu sene de Cubs cephesinde pek umut yok.