Milano-Sanremo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milano-Sanremo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2013 Cuma

Mart Kapıdan Baktırır...

Blog Müdürü "yaz, yaz" diye sıkıştırıyor. Ama yaz(a)mıyorum. Başlıca nedenleri: 

-1. Akrep burcuyum, "yap yap" diye ısrar edilince hayvan "inat" moduna geçiyor. 

0. Yazar değilim. 

1. Klasikler hakkında çok yazdım, daha fazlasını konuştum. Ne desem kendimi tekrarlamak olacak. 

2. Lance Armstrong olayı, herkesin başkasını suçlaması, birine ömür boyu, diğerine 6 ay ceza verilmesi falan beni küstürdü. Hala aşığım, ama kırgınım. Aldatılan eş affeder fakat bir daha unutmaz, hiçbir şey de eskisi gibi olmaz ya, biraz o hesap... Ama geçiyor. 

3. Bu twitter, kendini yazılı ifade etmeyi seven ama deposu çabuk dolmayanlar için tehlikeli bir mecra. Oluşan düşünce kıvılcımları ifade baloncuklarına dönüşüp, 140 karakter halinde aleme yayılınca sanki içimdeki alev de sönüyor. Çer çöp ilk tutuştuğu zaman gelen ters bir rüzgar mangalı söndürür hani... Ani twitter esintisi uçuşan düşüncelerimin birleşip büyümesini ve yazıya dönüşmesini önlüyor.   
(Antitez: Twitter'in bir yararı oldu ama: Yazdıklarımın daha sade olmasına, düşündüğümü doğrudan ifade edebilmeme yardımcı oluyor, evirip çevirmiyorum, kesip atıyorum, kalan sağlar da iş görüyor. Düzeltmen tarafımı da körükledi.) 




Bu bisiklet sezonunun şu ana kadarki konusu soğuklar oldu. Umman ve Katar'ı saymazsak, TV başında bile titremeden seyrettiğimiz yarış olmadı neredeyse. Soğuk ve kardan dolayı yarışlar iptal edildi, kısaltıldı, başka yerlerden başlatıldı. Organizatörler kafaları yediler. Elbette perişan olan yarışçılar da. Fransa'daki sezon başı yarışlarını pas geçersek şöyle bir sayalım: Belçika'nın açılış yarışları sayılan Nokere Koerse ve Kuurne-Brüksel-Kuurne kardan dolayı iptal edildi. Takma adı "Primavera" (Bahar) olan Milano-Sanremo Po Ovası'nda tipiye yakalandı, yarışın Turchino Geçiti dahil 50 km'lik bir bölümü nötralize edildi. Gent-Wevelgem adı üstünde Gent'te değil Deinze'de başlatıldı. Ama kafile sadece kardan kurtuldu, Kuzey Denizi rüzgarlarıyla hava -10 oC civarında hissedildi. E3 Harelbeke belki değişmedi ama sporcuların giysilerinden vaziyeti anlamak mümkündü. Bugün biten üç günlük De Panne Turu'nda da soğuk hava sporcuları zorluyor. 

Soğuk havalar podyum kızlarının kıyafetlerini de etkiliyor

Karlı yollarda, 23 mm'lik kontak alanı olan lastikler üstünde giden bir bisiklete binmenin riskini anlatmaya gerek yok ama diğer zorluklardan da bahsetmek gerek. Öncelikle bisiklet üstünde hava daha soğuktur. Süratin yarattığı rüzgarla havayı daha soğuk olarak algılarız. NFL maçları öncesi 20 yıldır duyduğum "windchill  factor" bizim memlekete "hissedilen sıcaklık" adıyla gireli daha 2 yıl olmadı belki ama bisiklete binen herkes bu etkiyi farketmiştir. Yazın ortasında bile sabah erken bisiklete atladığınızda ilk 5-10 dakika şöyle bir ürpermemek mümkün  olmaz. 

Lise ve üniversitede termodinamik, akışkanlar dinamiği ve ısı transferi derslerini hatmetmiş değerli bir bir müyendis kardeşiniz olarak, iletim/taşınım/ışınım ısı aktarım türleriyle (İngilizcelerini de bilirim), özgül ısı, entropi, Boltzmann sabiti gibi detaylarla sizi utandırmak istemem. Kısaca söylemek gerekirse, soğuktan korunmak için vücut normalden daha fazla enerji üretmek zorundadır. Bu da normalden daha fazla yemek ve içmeyi gerektirir. Yazın soğuk bir şişe su vücudun soğumasına yardım ederken, kış ortasında sıcak bir termos çay/ıhlamur da ısınmaya yardım eder. Bisikletçiler zaten yarışırken sürekli enerji üretirler, bu nedenle iyi giyindikleri ve kuru kaldıkları sürece aslında fazla üşümezler. Ama yağmur ve kardan dolayı vücut ıslanırsa, kaybolan ısı artacağından ısınma ihtiyacı daha da yükselir, vücut bununla başa çıkamaz hale gelir ve titreyerek yarışı bırakmaya kadar gidebilen bir süreç başlar. 

Soğuyan vücudun ilk tepkisi yüzeye yakın kan damarlarını büzüştürmektir. Deri yoluyla kaybedilecek ısıyı azaltmaya çalışır. Öncelikle el ve ayaklarda uyuşma ve hareketleri yapmakta zorlanma başlar (Vincenzo Nibali MSR'yu elleri uyuştuğu ve frenleri sıkamadığı için bıraktı). Çözüm bulunmazsa vücut "survival" moduna girer ve kanı uzuvlardan çekerek yaşamsal organlarda toplamaya başlar. Bu da, ısınmak için kan dolaşımına gerek duyan parmak, el ve ayaklarda daha fazla sorun yaratır. Donma tehlikesi geçiren dağcıların en çok el ve ayak parmaklarının hasar görmesi böylece açıklanır hale geliyor (dağcılarda ayrıca, ortamdaki oksijen azlığı da "çilek" oluyor). Geçen Milano-Sanremo yayınında da söylemiştim: 1910'da bu seneki gibi karlı ve soğuk bir havada koşulan MSR'yu kazanan Eugene Cristophe, parmakları ve yüzü donduğu için yarıştan sonra bir ay hastanede yatmış, eski formunu kazanması 2 yılı bulmuş. Yarışı bitirebilen diğer 3 kişiden haber yok. 


Eugene Cristophe

Bisiklet üstünde en az çalışan vücut bölgelerinden biri ayaklar olduğundan soğuktan etkilenmesi kaçınılmazdır. Kalın çorap, ayakkabı ve üstüne su geçirmez neopren kılıflarla sorun bir yere kadar çözülebilir. Ama hayatı boyu zaten yeterli kan hücresi sayısına ulaşamamış yazarınız, kayak çorapları, ayakkabı ve üstüne 3 mm'lik neopren kılıfla bile bir saatin sonunda buz kesmiş ayaklarla pedal çevirmeye devam ediyor. İyice ısınmışken eldivenlerimi bile çıkarma aşamasına gelebiliyorum ama ayaklarım ancak duşun altında ısınabiliyor. Elbette bu kişiden kişiye değişen bir özellik, kiminin "altı ateş". IAM Cycling'den Heinrich Haussler'in bu havalarda bile eldiven giymediğini hayretle gördük. Keza başın ve yüzün de korunması çok önemli. Özellikle yüz, doğrudan rüzgara ve soğuğa maruz kaldığı için, balaklava ve/veya su geçirmez şapkayla korunmalı. Bir kış sabahı hakkımızda "Bu arkadaş bisiklet üstünde neden ağlıyor?" denmemesi için geniş gözlükler de unutulmamalı. 

Teknik tekstil ve sentetik iplik teknolojisi gelişmeden önce bisikletçiler daha çok yün esaslı giysilerle yarışırlarmış. Ben yetişemedim (yaşım icabı değil, pislete geç başladığım için). Soğukta kişiyi sıcak tutması, sıcakta ise teri vücuttan uzaklaştırıp dışarı verme özelliğii nedeniyle bugünkü spor giysilerinin ilham kaynağı olan yün ipliği, yerini daha ekonomik ve hafif olan sentetik ipliklere bırakmış durumda. Keza yağmur, çamur ve kardan ıslanmamak için de annelerimizin "empermeyabl" dediği su itici maddelerle kaplanmış kumaşlardan dikilen rüzgarlık ve yağmurluklardan faydalanmak gerekiyor. Bu amaçla kol, bacak ve diz ısıtıcıları (Türkçem yetmedi, arm/leg/knee warmer), hatta ayakkabı burnuna küçük rüzgar kesen çoraplar bile giyiliyor. Bacaklar zaten ısındığından uzun tayt dışında fazla bir şeye ihtiyaç duyulmuyor (hatta pro bisikletçiler normal bib+bacak ısıtıcıyla yetiniyorlar). 


Bu diyagramı buradan aldık


Torsoyu soğuktan korumak da önemli. Eskiden çok kalın bir kazakla ısınacağımızı sanırken, artık dünyadaki en iyi ısı yalıtım malzemesi havayı içeride tutan ince ince şeyleri üst üste giymeyi öğrendik. Bisiklette de, özel sentetik ipliklerle dokunan -ve özel kimyasallarla kaplanan- kumaşlardan yapılmış ince birkaç kat giysi (içlik+mayo+ceket ve/veya rüzgarlık) çok kalın tek bir kattan daha iyi koruyor. Hem ısınıp terlemeye başladığınızda "strip poker" usulü kat kat soyunmak da mümkün.  

Pazar günü, halkının çılgınca bir sevgiyle izlediği, yarışların yarışı Ronde van Vlaanderen var. Yağmur beklenmiyor, hava en yüksek 6 oC olacak. Bisikletçilerin yarış öncesi, ortası ve sonunda giydiklerine dikkat edin. Bir hafta sonraki Paris-Roubaix için de lütfen yağmur duasına çıkın. 


Havaların her daim sıcak olduğu Katar...

27 Mart 2012 Salı

Milano-Sanremo '12 - Yediğim İçtiğim Benim Olsun





Ergenlik yaşları, vücudun ve beynin, uğradığı değişimlerle başa çıkmaya çalıştığı zor bir dönemmiş. O zamanlar bilmiyordum. Şimdikilerin de bildiği şüpheli. Can sıkıntısı, öfke ve hüzünle dolu o 4-5 yıl ağır ağır geçerken, siz de benim kadar bunaldınız mı acaba? 12-20 yaş aralığında bir grup erkek çocuğu olarak, 1970’ler yatılı okul düzeninde verdiğimiz ayakta kalma (ve ayaklar altında ezilmeme) mücadelesi, hayatta kalma ve yönümü bulma çabası beni oldukça zorlamıştı. Babam yeni ölmüştü. Ailem kadınlarla dolu olduğundan bakacağım bir rol modelim yoktu. O zaman rol modeli kavramı da yoktu zaten ama, etrafta beni çekip çevirecek bir rehber de bulunmuyordu. Hepimiz el yordamıyla büyüyorduk, Sineklerin Tanrısı’nin yumuşatılmış hali gibiydik. Yaşıtlarınca kabul edilme arzusu, beğenilme ihtiyacı, ilk aşkın mazoşist sancıları, başka bir sıfat gerektirmeyen “ayrılık”, içimde genleşen yetersizlik ve boşluk duygusu, günlerimi pis yağmurlu İstanbul kışına çeviriyordu. Gri, bezgin ve umut kırıcı… O duygular hala bir yerlerde, kapalı kutularda duruyor.

P.Gilbert Cipressa'da düştü ve geri kaldı

Ama bugün, yarım asra yaklaşırken, o zorlu günleri, yaşadığım zamanki gibi kasvetli hatırlamıyorum. Tüm dertlerimize, okulun ve dönemin olanaksızlıklarına karşın, ölesiye gülmeden, eğlenmeden, deliler gibi spor yapmadan, hayatla dalga geçmeden geçirdiğimiz bir gün bile olmazdı. Arkadaşlarımın tatlı yoldaşlığında, bağımsız, neşeli, canlı, aktif bir yaşam süresini
–çoğunlukla- kimselere hesap vermeden geçirmiş olduğumu şimdi görüyorum. Neden o kadar daralmışım, neden bu kadar güzel hatırlıyorum?


Yaşaması bayağı sevimsiz olsa da, sonrasında mutlulukla hatırlanan ergenliğime dair duygularım, bisiklet yarışı seyretme konusunda da başımda. Açıklayayım: Evden kalkıp Avrupa’da bir yerde yarış izlemeye gitmek, öncelikle masraflı ve yorucu bir hadisedir. Yarış genellikle vardığınız şehirde değildir, bir o kadar süre de yarış mahalline ulaşmakla geçer. Hava genellikle ya soğuk, ya rüzgarlı, ya ikisi birden ya da çok sıcak olur. Yollar, yarış geçmeden 1-2 saat önce kapatıldığı için erkenden seyredilecek noktaya varmak gerekir. Güzel seyir yerleri genellikle dağ başında olduğundan (saatte 50 km/h ile geçen 150 kişiyi görmek yerine yokuşun tepesinde durup, 25 km/h ile bölük pörçük gruplar halinde geçen bisikletçileri seyretmek tercih edilir), öyle café, restoran, yiyecek içecek pek bulunmaz. Nevaleyi önceden sırt çantasına yüklemek ve yokuşun tepesine yürüyerek çıkarmak zorundadır insan.

Solda Peter Sagan-LIQ (bence Nibali'nin keleğine geldi)

Sonra, iki saat boyunca, elde fotoğraf makinesi,
mal gibi sağa sola bakınıp, arada anlamsız sohbetler ederek beklemek gerekir. Aküye bağlı 5 inçlik, siyah beyaz bir TV’nin yüzü suyu hürmetine adamın tekine usul usul yanaşılır. Usul usul yanaşan 10 başka kişiyle beraber, bir şey gözükmeyen ekrandan yarış seyretmeye çalışılır. Yabancı bir dilde ve çok hızlı konuşan spikerlerden yarış durumunu öğrenmeye çalışırken lisede/kursta size öğretilen şeyin yabancı dil olmadığı belirgin şekilde ortaya çıkar. Sıkıntı, boşluk duygusu, başka bir yerde olma özlemi… Bu noktada “Ya ben deli miyim? Ne diye karımı, çoluğumu çocuğumu bırakıp buralara geldim yahu?” sorgulaması başlar. Yoruldukça huysuzlanan tip seyirci, o dakikadan sonra asabi ve çekilmez biri olur.

Tam ortada Vincenzo Nibali-LIQ, en solda MSR 2012'nin galibi
Simon Gerrans-GreenEdge


Bu uyuz ruh hali helikopterin sesi duyulana kadar sürer. O homurdanan adamı bir heyecan sarar, gülümsemeye başlar. Sıkıntıdan artık börtü böceği çekmeye başladığı fotoğraf makinesinin ayarlarını, pilini defalarca kontrol eder. Arabalar, motorlar geçmeye başlar. Sonra bisikletçiler belirir. Çığlık çığlığa onların geçişini seyreder. Büyük ikilem “Fotoğraf mı çekeyim yoksa hafızama mı kazıyayım?”dır. Fotoğraf kazanır, anın ruhu kaybeder. 5 dakika içinde herkes geçip gider. Fırtına diner, adrenalin vücutta dağılır, yok olur.

Domestik tayfa yavaş yavaş geliyor, önde Brezilya mayosuyla Murillo Fischer-GAR

“FINE GARA CICLISTICA” yazılı minibüs de geçince, biraz önce heyecandan titreyen adam, öksüz kalmış kuzu gibi sağa sola bakınmaya başlar. 5 inçlik ekranın başında şimdi 50 kişi vardır. Onların arasında, klostrofobik endişelere gark olmuşken son kilometreleri seyretmeye çalışır, bi bok göremez, kazananı etraftan öğrenir. Kös kös arabaya yürürken “İyi halt ettim, bi daha gelirsem ne olayım!” diye söylenir, üç saatlik geri dönüş çilesi başlar. Beş dakikalık heyecan için üç gün harcamış olduğuna inanamaz. Yarışları evin konforunda, elde cin tonik, kocaman TV’den seyretmenin en güzel şey olduğunu nasıl unuttuğuna, neden bu tufaya sürekli düştüğüne şaşar. Evin önünden geçmeyecekse (mesela Türkiye Turu!) bir daha yarış seyretmeye gitmeyeceğini aile meclisine iletecektir.

Aradan bir hafta geçer. Yarışın o kötü tortusu yüzünden yazıya bile oturamaz. Blogun idare amiri nazikçe hatırlatır, sağdan soldan “Hadi usta!” derler. Suçluluk duyar ama içi boştur, yazmak mümkün değildir. Dönüşümü beklemektedir. Duygularının değişeceğini artık öğrenmiştir ama içerideki kimyasal tepkime başlamadan da yazamaz…

Ergenliği yaşarkenki o pis kış yağmuru, 30 yıl sonra nasıl pırıl pırıl bir bahara dönüşüyorsa, yarış deneyimlerim de kısa bir zaman içinde mutlulukla hatırladığım anılara dönüşüyor. Bir sabah, o yarış günü yediğin kıçı kırık sandviç “panino con mozzarella e pomodoro” olur, dandik macchiato’nun köpüğü 3 santim kalınlaşır. İçilen en güzel şarap, yarıştan önceki akşam harika bir lokantada yudumlanmıştır. Bisikletçilerin kahramanlığı belleğinde parlamaya başlar, yarış öncesi ve sonrası yaptığın laklak birer tutkulu söyleşi olmuştur. Sonraki yarışları düşünmeye, düşlemeye başlarsın. “Ev alma niyetimiz vardı ama şu Liege-Bastogne’u da görüp öyle mi para biriktirmeye başlasak?” dediğin anda çirkin tırtıl kozadan kelebek olarak çıkmıştır. Madem Ağaoğlu batana kadar ev almayacağız, yazalım bakalım…

Milano-Sanremo (MSR) yarışını ikinci kez seyrettim. Cuma sabah körü havaalanına varıp, her gavura sponsor THY ile Milano’ya uçtum. Kadim dostum Pier Giorgio Torti’yle (adını yazacağıma söz verdim, resmini de koyacağım) buluşup, 3 saatlik araba yolculuğu sonrası Sanremo’ya perperişan vardık. Ama önce Castano Primo’daki “Bergamo Maglificio Sportivo”nun outletine uğradık. Marcello Bergamo, 1970’lerde -ben ergenlikle uğraşırken- yarışmış profesyonel bir bisikletçi. Emekli olduktan sonra bisiklet giysileri üretmeye başlamış. Butik bir işletme. Kaliteli ama çok üst düzey olmayan, orta fiyatlı bibşort, tayt, mayo ve kışlık bisiklet giysileri üretiyor. Daha önce de alışveriş yapıp memnun kalmıştık. Pier ve ben, onaylamasa da yolculuğa izin veren sayın eşime şükranlarımızı sunmak için birer hediye aldık (Pier’inkini beğendi benimkini giyeceğini sanmıyorum). Kendime de kolsuz bir rüzgarlık ve kışlık bisiklet eldiveni alıp masrafı abartmadan kaçtık.

Signor Pier Giorgio Torti bisiklet yolunda

Pier’le hayat, iş, bisiklet, yarış dedikoduları ve 2 arkadaşın konuşacağı her tür konuda sohbet ederek rotayı Akdeniz’e kırdık (kendisine Pier denmesinden hoşlanır). 2 senedir otoyolu kullandık ama seneye arabayla yarış parkurunun bir kısmını gitmek için sözleştik. Otoyol meşhur Po Ovası’ndan devam ediyor, Cenova yakınlarında sağa sapıyor, kıyı boyunca Sanremo’ya, oradan Fransa sınırını aşıp Monaco ve Nice kentine kadar uzanıyor. Tiran Denizi’ne (bildiğin Akdeniz) kavuşan Liguria topoğrafyası, otoyolun %80 tünel ve viyadükle inşa edilmesini gerektirmiş. Sürekli tünellerden geçtik. Yol sakindi ama yaz mevsiminde İtalya’nın en kalabalık otoyollarından biri… Bagajda Pier’in Kuota Kharma’sı ve karısının Coppi MTB’si duruyordu (zaten araba da Monica’nın: Cennet karılarımızın ayakları altındadır). Karizma biraz çizilecek ama ne de olsa markası Coppi, bineceğim. Benim Roubaix’yi buralara taşımak zor geldi açıkçası. Cumartesi sabah Cipressa ve Poggio’yu çıkmayı planlamış durumdayız. MTB’nin, ağırlığına rağmen vites kombinasyonu yokuşta bana iyi gelecek. Yani kendimi bu şekilde avuttum, çünkü sülün gibi Kuota’nın yanında benimki çirkin ördek yavrusu gibiydi.

Coppi MTB Sanremo'da işimi gördü

Akşam 7:30 gibi otele yerleşip yemeğe çıktık. Zenginlerin “Hadi akşam yemeğine Fransa’ya gidip dönelim” durumu sınıra yakın yerlerdeki normal vatandaş için de geçerli bir lüks. 20 km ötedeki hududu geçer geçmez Menton kentine vardık. Fakat sazanın önde gideni olduğumuzdan, Akdeniz kıyısında bula bula bir Bröton restoranı bulduk. Elma birası yanında bröton usulü mantarlı krep yedik. Yemek sonrasında Sanremo barlarında sürtmeyi planlamış aslan parçaları olarak, esnemekten çenemiz ayrılmak üzere olunca fikir değiştirip otele döndük. Sabah 7:00’de kahvaltı için sözleştik, yastığı zor buldum.

Sabah kahvaltıdan sonra bisiklet kıyafetlerimizi giyip yola çıktık. İtalya’da bisiklete binmenin şöyle bir güzelliği var: Vücut ölçüsü ne olursa olsun, insanlar en güzel bisikletlerini altlarına çekip, en şık ve dar tayt ve mayolarını giyerek yola çıkıyorlar. Ne kimse diğerinin göbeğine bakıyor, ne yarışmaya kalkıyor ne de yavaş gidenleri aşağılıyor. Herkes keyfince ve meşrebince sporunu yapıyor. Ben tabii bir Türk'üm. Özgüveni eksik bir çocukluğun sonucu, bisiklete binerken vücut çizgilerimin göbeğime gelen bölümünü bol bir rüzgarlık içinde saklamayı görev telakki ederim. Ancak üstteki resminde de gördüğünüz gibi, Pier bundan hiç rahatsızlık duymuyor. Yolda gördüğüm benim iki katım göbeği olan adamlar da gayet mutlu mesut pedal basıyorlardı. Bu durumda ben de, cıvıl cıvıl beyaz, dar bir rüzgarlıkla “göbeemi“ Akdeniz kıyılarına salmakta bir beis görmedim.

Yarışın ilk grubu. Önde Popoviç, 4. sırada Tom Boonen, onun önünde saklanmış
Fabian Cancellara


Otelimiz dik ama kısa bir yokuşun tepesinde olduğundan uçarak deniz kıyısına indikten sonra “pista ciclabile”ye kendimizi vurduk. İtalya demiryolları şirketi ve Liguria yönetimi birkaç yıl önce kıyıdan giden demiryolunu içeri çekmeye karar vermişler. Ortaya çıkan arazi şeridi de bisiklet ve yaya yolu olarak düzenlenince Sanremo’nun batı ucundan doğuda San Lorenzo’ya kadar 25 km’lik harika bir parkur meydana gelmiş. Kıyıdan gittiği için yokuş yok ama sabah karşıdan sıkı esen Akdeniz rüzgarı ve benim ağır Coppi Pier’in tekerine tutunmamı zorlaştırıyordu. Yaklaşık 1.5 saat gidip geldikten sonra planımız değişti. Hem Cipressa hem de Poggio’nun bizi geciktireceğine hükmettik ve sadece Poggio’ya (Poggio’yu?) çıkmaya karar verdik.

Eski demiryolu tüneli form değiştirmiş

Anayoldan Poggio sapağına yaklaşırken, büyük şampiyonlarla aynı yolda, aynı yere doğru gitmekte olduğumu fark edince bir mucize hissiyle sarsıldım. Benden 4 kat güçlü ve 2 kat hızlı olsalar da, Coppi, Bartali, Merckx, Fignon, Petacchi ve Cancellara gibi yarı tanrıların yoluyla benimki üç boyutta birden kesişiyordu. Büyük bir mutluluk içimi doldurdu. Kutsal yerlere ayak basan müminlerin neler hissettiğini anladım. Poggio sapağından 200 metre önceki o anlamsız asfalt parçası benim kutsal toprağım oldu.

Uzaktaki tepe Poggio di Sanremo

Poggio, İtalyanca -artık hangi diyalektinde bilmiyorum- tepe demek. Çıktığımız yerin adı da zaten Poggio di Sanremo. Buranın yarıştaki önemini bilmeyen ya da La Primavera’dan habersiz olanlar için sapak ve ardından gelen yokuş gayet önemsiz, hatta süfli bir coğrafya parçası. Öyle ki, MSR’nun parçası olmasa, bisiklete binenler için bile alelade bir yokuş. 4 km uzunluğunda, ortalama %3.7 eğimli, profesyoneller için yokuş bile denmeyecek bir sivilce. Ama işte, 280 km pedalladıktan sonra, Poggio’yu 30 km/h ile çıkarken bir de atak yapmaya kalkınca efsane yokuş ortaya çıkmış oluyor. Bizim/benim böyle bir amacım(ız) yoktu. Şerefimle yokuşu çıkmak ve tabelanın altında resim çektirmek istiyordum sadece. Hain Pier benden çok daha formda olduğundan yokuşun 500. metresinden sonra eğim sertleşince uzayıp gitti. Ben ise, manzaraya bakarak, nefesime dikkat ederek, her zamanki gibi soğuk ve yağışlı geçen kışa, sigaraya, antrenman yapmamaya ve genlerime küfrederek çıkmaya devam ettim. Korktuğumdan kolay, umduğumdan zor bir yokuştu.

Durup resimlerimizi çektikten sonra sularımızı içtik. Tırmanırken kırılan gururumu tamir için inişe hırsla saldırdım. Virajların apeksini yalayarak, duvarlara teğet geçerek, viraj çıkışlarında hızlanıp frenajı tam kıvamında tutarak ok gibi Sanremo’ya indim… Pier, Vincenzo ve Fabian görünürde yoktular!!! Elbette böyle olmadı ama ben tam da böyle hissettim. Algı her şeydir ve bugün bile çok hızlı indiğimi düşünüyorum, bu da beni mutlu etmeye yetiyor (cidden Pier’e fark attım ama).

Bisiklete binmek, yeryüzü şekillerinin değerini bilmemizi sağlıyor. Bir yokuşun, inişin eğimini, yalancı düzlüğün ne mene bir şey olduğunu arabada anlamak mümkün değil. Bacaklarda artan ağrı veya fren sıkan ellerin sızlaması, rüzgarın kulaktaki uğultusu bunu fark etmemizi sağlıyor. Bir iyi yönü daha var yokuş çıkıp inmenin. Tırmanırken, bir süre sonra inişin başlayacağını bildiğinden, insan umutsuzluğa düşmüyor. İniş ise, yokuşun acısı hala taze olduğundan üstünlük hissini bastırıyor. Yokuş umut, iniş alçakgönüllülük veriyor bisikletliye…

Rüzgarın oğlu(!) iniş öncesinde...

Yokuşun umut vermediği tek yer parkurun zirvede bitişi olmalı… Otel yokuşuna sardığımızda motivasyonum ve kanımdaki şeker seviyesi sıfırdı. Eğim %20 olunca küfrü basıp ayağımı yere koydum. 20 metre kadar yürüdükten sonra gururum devreye girdi, pedallara tekrar asıldım ve azalan eğimin de yardımıyla otele olan son 400 metreyi çıktım. Duş ve toplanma sonrası asıl işimize, yarış seyirciliğine geri döndük.


MSR’ya 2011’de de gitmiştim. Hava daha kötüydü ve yarışı Poggio’da seyretmiştik. Yukarıdaki videonun 4:47’sinde görüntüye soldan giren, güzide bir kulübümüzün formasını giymiş, hoplayıp zıplayan meczup benim (arkamdaki de Pier). İlk MSR’m olduğundan heyecanım mazur görülebilir. Sonuçta Nibali’ye bağırıyorum. Hava soğuk ve kapalıydı, biz tecrübesizdik, aç ve açıkta kaldık. Poggio’ya yürüyerek çıkıp indik ve bundan hiç hoşnut kalmadık. Sefil, perişan olduk. Yazının üçüncü paragrafındaki duygular daha çok o yarıştan. Bu defa, Pier’e en ikna edici sesimle, Poggio’yu zaten gördüğümüzü, yer ayırtmadığımız için geçen seferki restoranda yine ayakta kalacağımızı, avuç içi kadar bir TV’den yarış seyretmeyi gerçekten isteyip istemediğini sordum. Cipressa’nın da şık bir yokuş olduğunu, hem o daracık geçitin yarışı seyretmek için en güzel noktalardan biri olduğunu söyledim. O da Poggio’yu çıkıp inmenin anlamsızlığını düşünerek kabul etti. Üstelik zamanında rahmetli anne babasıyla yemeğe gittiği güzel bir restoran olduğunu da hatırladı ve şerefle şanla San Lorenzo’ya doğru arabayla yola koyulduk.

La Cipressa
(köyün ismi Cipro/Kıbrıs'tan göçenlerden geliyormuş)

Cipressa diye bildiğimiz yokuş, San Lorenzo’dan Costarainera’ya çıkan yokuşun ucunda küçük bir kasabada bitiyor. 5.6 km, ortalama %4.1 eğim. Büyük Turlar’da belki Kat. 3 olabilir. Arabayla 7 dakika falan sürüyor. Deniz manzaralı, şirin bir köyümüz. Park yeri bulup köy meydanına inince, Cipressa'nın girişindeki dar geçidi görüp heyecanlandım. Şöyle bir “Nerede seyrederiz?” keşfi yaptıktan sonra restorana oturup nefis bir yemek ve bir şişe şarap içtik. Akdeniz’in kıyısında olmamıza karşın mönü hiç denizci değil. İlla ki makarna, domuz, tavşan, av eti, sebze, vs. Bu beni çok şaşırttı. İtalya’nın hangi kıyısına giderseniz gidin, ilk sunulan deniz mahsülleridir. Ama Imperia bölgesi, biz Türkler gibi sırtını biraz denize dönmüş. Zaten son nüfus sayımına göre 22 Türk yaşıyor 1100 kişilik kasabada. Nasıl oluyorsa…

Yemekten sonra TV’nin başına çöktük. Yanımızda 3-5 kişi de var. Bir tanesi MSR’ya 4 kere katılmış bir eski tüfek… “Biz gebermek üzereyken Merckx yanımızdan ıslık çala çala geçmişti” diye anlattı kıskançlıkla. Ben de onu kıskandım ama söylemedim. Yarışı izlerken, Cavendish bir anda Le Manie yokuşunda geride kaldı ve tüm denklem değişiti. En büyük favori olarak onu görüyorduk ama otuz saniyenin içinde yarış çok açık hale geldi. İtalyanlar şoven bir şekilde hangi vatandaşları kazanır hesabı yapmaya başladılar. Nibali isimleri duyuyorum ama Cancellara ve Gilbert’in de adı geçiyor (bu kısımdaki konuşmalar İtalyanca değil, bölgenin diyalektinde olduğundan, yarım yamalak ilerlettiğim İtalyancam işe yaramaz oldu ve Pier’e 10 saniyede bir “Ne dedi, ne dedi?” diye sormak zorunda kaldım). Ben de ağzımı açıp iki üç kelime edince Pier, gururlu bir baba gibi, sevgili arkadaşının Eurosport’ta yorumcu olduğunu ahaliye söyledi Bu beni fena halde gerdi, çünkü yanımda yarışı seyreden teyze de en az benim kadar ilgili ve bilgili yorumlar yapmaktaydı yarış hakkında (RAI'deyse Davide Cassani ve Paolo Savoldelli yorumluyorlar yarışı, gerilmekte haklıyım).

Yarış seyrediyoruz. Pier'in arkasındaki teyze Türkçe bilse beni Avrosport'tan kovarlar.
Öndeki abimiz de zamanında Merckx'in tozunu yutmuş...



Yarış kafilesi San Lorenzo’dan La Cipressa yokuşuna girince biz de dışarı çıktık. Şarabın
⅔’ünü ben içtiğimden hafif sallanarak yer beğenmeye başladım ama yüksekçe ve güneşi arkadan aldığım bir yerde kalmaya karar verdim. Biraz sonra motorlar, arabalar, kafile geçmeye başladı. Heyecan, fotoğraf makinesi kontrolü, bir saniye hareketsiz kalıp “anı hissetmek” ve… “INIZIO GARA CICLISTICA!!!”