5 Haziran 2011 Pazar

Giro, Contador, WW108 ve Tondo

Sen ölüm
Sayrılıklardan sonra gelirsin peki,
Şu dev gibi, şu dipdiri gençlerle işin nedir?
-Fazıl Hüsnü Dağlarca



Giro 2011 biteli bir hafta oldu ama yarış hala kafamda dönüp duruyor. İlk görüntü WW108! Hemen ardından Xavier Tondo’nun gülümseyen masmavi gözleri…

Yarıştaki en parlak görüntü ise Alberto Contador’un sergilediği üstünlüktü. Yarışı 6 dakika gibi bir farkla bitirdi ama biliyoruz ki bu fark rahatlıkla 8-9 dakika da olabilirdi. TTT hariç hiçbir etapta zorlanmadı; istediği zaman atak yaptı, ikinci defasında etrafta kimse kalmamacasına…Üç haftanın sonunda son derece taze, hala dinçti ve hiç gerek olmamasına karşın son ITT’de 3. oldu.

Etapları hayalimde yaşadıkça, Contador’un yokuşlarda hiçbir domestiğe ihtiyaç duymadığını, yalnız tırmandığını hatırlıyorum. Her zaman korkularak söylenen “X izole oldu, rakipleri arasında tek başına!” klişesini Contador için kullanamadık. Değil takım arkadaşına ihtiyaç duymak, rakip takımlardaki sporculara etap kazandıran bir performans ortaya koydu. Önce Jose Rujano’ya, sonra da eski “gregario”su Paolo Tiralongo’ya birer etap hediye etti. Hatta Tiralongo’nun etabı kazanmasını sağladı bile denebilir ki, Rujano’ya yaptığı jestten daha da etkileyici bir hareketti bu.
Contador Rujano'nun zaferini yakinen izlerken
Contador’un yarıştaki genel rahatlığı, sükuneti ve kendinden emin tavrı ve Zomegnan’ın tüm itirazlarına karşın Monte Crostis’i iptal ettirirken gösterdiği iktidar, onun yeni “patron” ya da -Savaş Alparslan’ın deyimiyle- “pelotonun ağası” olmak yolunda ilerlediğini bana düşündürdü. Ağalık koltuğu Armstrong bıraktığından beri boş ve Cancellara’dan sonra tek gözüken aday da Contador. İspanyol bu iddiasını farklı bir şekilde ortaya koyuyor. Lance gibi, Hinault yada Anquetil gibi demir bir yumruğu ve karizması yok liderlik etmek için. O, en iyi olduğunu tartışılmaz biçimde göstererek, rakiplerinin adeta gözüne sokarak apoletleri takıyor. İstediği an sizi pataklayacak hasmınızın sakin ve huzurlu bir edayla kedisinden söz etmesi gibi… “Bak Cadel, sana reddedemeyeceğin bir teklif yapacağım!!”

Bu Giro’nun bende Contador üstüne uyandırdığı izlenim böyle. Geçen sene Tour’da daha zarar görebilir bir portre çizmişti (birisi “vulnerable”a Türkçe karşılık bulsun). Armstrong etkisi de olabilir, belki yeterince formda da değildi. Ama 2010 Temmuz ayındaki Contador’la 2011 Mayıs ayındaki Alberto çok farklı bir psikolojiye sahip gözüktü. Eğer Contador iki ay sonra Fransa Turu’nu kazanırsa, hele de 2-3 dakika falan fark atarsa patronluğu iyice güçlenecek.

Contador’un önündeki tek yağmur bulutu, ertelene ertelene Ağustos’a atılan CAS duruşması. Mahkemede aklanırsa ya da hafif bir cezayla kurtulursa Merckx’e parmak ısırtacak başarılarla kariyerini bitirebilir: 7 Fransa Turu + 3 Vuelta + 4 Giro (mesela yani!). Yetenekleri diğer Bahar Klasikleri için uygun olmayabilir belki ama isterse Fleche Walonne ve Amstel Gold’u da zaferleri arasına katabilir. Bu ikisi tam ona göre… Dünya Şampiyonu olmak da ister mi? Elbette. Giro sonrası Contador’un yapabileceklerinin sınırı yok gibi duruyor.

Yarıştaki diğer herkes Contador’un yanında figürand. Biraz Jose Rujano biraz da John Gadret karakter oyunculuğu yaptılar. Cav ve Petacchi başta olmak üzere 12. Etap’tan sonra tüyen tüm sprinterler filmin kötü adamlarıydılar. Scarponi ve Nibali podyumda yer almış olsalar bile Contador’un karşısında ikna edici olmaktan çok uzaktılar. Özellikle Vincenzo Nibali’nin performansı Jesse James’i “vuramayan”bir “Korkak Robert Ford”u düşündürdü. Biraz ağır oldu belki ama “Lo Squalo di Messina” (Messinalı Köpekbalığı) lakabını almışsa insan, dişlerini de gösterecek.

Giro, son derece zor bir parkur seçimiyle Fransa turuyla doğrudan rekabet etmek yerine yokuşçuların özel önem verdiği “niş” bir yarışa dönüşebilir. Zomegnan’ın gelecek sene için Güney İtalya’da çok zor bir yokuş daha bulduğu konuşuluyor. Elbette bu sene yaşanan sorunlar (etapların değişmesi, Monte Crostis’in iptali, çok uzun transferler yarış direktörünün işine mal olmazsa…
Wouter Weylandt (1984-2011)
Wouter Weylandt’ın şanssız, beklenmedik, zamansız ölümü, boğazına kadar dram dolu bisiklet dünyasına naklen ölümü de kattı. Dengemi, terazimi bozdu, kırdı attı. Eşine, doğmamış bebeğine, küçük kızına, Tyler Farrar’a mı üzüleyim, yoksa 26 yaşında hayattan kopan genç bir insana mı, bilemedim. Fransa Turu’na hazırlanan Tondo’nun; evinin garajında kendi arabası tarafından ezilerek ölmesi ise yaşamın inanılmaz saçma ve anlamsız şekillerde yok olabileceğini gösterdi. Doğrusu buna dair çok örnek gördüm. Kapadokya’da şofben zehirlenmesinden sınıf arkadaşımı kaybettim, bir tanıdığımın eşi damdan düşüp öldü. Ama Tondo’nun ölümünde beni asıl sarsan şey, ev kavramının mütemmim cüzü olarak düşündüğüm “emniyet hissi”ni yerle bir etmesi oldu. Ölüm ölüm gibi olmalı… Dağlarca’nın dediği gibi hastalıklardan sonra, yada ülkeni, özgürlüğünü savunurken…




Xavier Tondó (1978-2011)

Bu iki saçma ölüm, yaşamın tek başına hiçbir anlamı olmadığını, yaşadıklarım ve seçimlerimin hayatıma anlam ve amaç verdiğini gösterdi. Wouter Weylandt ve Xavier Tondo’ya gittikleri yerde uzun, keyifli sürüşler dilerim...

(Yazı Repras tarafından yazılmıştır ama teknik bir aksaklıktan ötürü bunu ispat edemiyoruz)

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Bulls Miami Heat'e Neden Kaybetti?

Kısa cevap: Chicago Cubs taraftarları yüzünden.

NBA Playoff'ları Doğu Konferansı finalinde Chicago Bulls ile Miami Heat serinin 4. maçında karşı karşıya geldi. Maç, A.B.D.'nin doğu yakası saatiyle 8:30'da başladı. Bulls maçın 3. periyodunu 68-63 önde kapadı. Ancak ne olduysa ondan sonra oldu, önce maç berabere bitti, uzatmada ise Bulls adeta dağıldı ve maçı 101-93 kaybederek seride 3-1 geriye düştü. Müsabaka toplam 3:00 (180 dakika) sürdü.
Lebron Rose'u yine geçti

Diğer yanda Chicago Cubs beyzbol takımı evinde New York Mets'i ağırlıyordu. Saat 8:05'de başlayan bu maça Cubs iyi bir giriş yaptı ve 2. inning'de 5-0 öne geçti. 7. inning'e gelindiğinde 7-1 öndeydi. Cubs taraftarları asla böyle bir skorla rahat hissetmez kendini, ama bu inning'de Cubs 4 koşu daha yaparak 11-1 öne geçti. Artık maçın bundan sonra dönmesi zordu ve Cubs taraftarları Bulls maçını izlemek için tribün koridorlarındaki asılı TV'lere yöneldiler.
Atıcı Zambrano Pinch-hit için geldiğinde taraftar çıldırdı. Sonuç: 2 RBI

Peki, Cubs taraftarlarının bu olayla alakası nedir?

Bulls'un çöküşü 4. çeyrekle beraber başlamıştı. Maç 180 dakika sürdüğüne göre, 5 dakika uzatmayı da hesaba katarak, 180'i 48+5=53'e bölüp, tekrar 36 ile çarparsam kabaca 4. periyot başlangıcının 122. dakika olduğunu bulurum.

Cubs maçının son inning'i ev sahibi zaten önde olduğu için oynanmadığından maçın toplam 17 half-inning oynandığını görürüz. Maçın süresi olan 171 dakikayı 17'ye bölüp, tekrar 14 ile çarparsak 140. dakikada maçın garantilendiğini buluruz.

Cubs maçı 25 dakika erken başladığına göre, 4. periyodun başlangıcı 140 - 25 = 115 bulunur. Yani, Bulls maçı terimleriyle toparlarsak, 115. dakikada Cubs maçının anlamı kalmayıp taraftarlar Bulls maçını izlemeye koşuyor, 122. dakikada da Bulls'un çöküşü başlıyor.

Olsun, Cubs Win!

20 Mayıs 2011 Cuma

Cubs Red Sox'a Karşı

İş ve sosyal hayat sebebiyle bir süredir yazamadım. İki üç gündür işler hafifledi, ama bu sefer de konuların arası açıldı, birçok yazı konusunun zamanı geçti. Örneğin Knicks elendi...neyse, bu haftasonu (haftasonuna Cuma da dahil) tuttuğum beyzbol takımı olan Chicago Cubs Boston deplasmanında sevgili repras'ın favori takımı Red Sox ile 3 maç yapmaya gidiyor.

Önce sezon özetini verelim. Chicago Cubs ilk 24 maçta 0-1, 1-1, 2-1, 2-2...12-12 gibi bir %50'in en fazla 1 maç uzağında olmak serisi ile garip bir MLB rekoru kırarak sezona başladı. Sonrasında ise %50'nin aşağılarına doğru kaydı ve şu anda 19-23 ile grubunda liderin 5.5 maç gerisinde bulunuyor. Cubs'ın sorununu şöyle özetleyebiliriz: Batting average'da .279 ile 30 takım arasında 2nci durumda. Gelgelelim, koşucuları 2nci ve üzeri base'lerde iken, yani artık her vuruşun sayı olacağı, ama diğer yandan da gerilimin yüksek olduğu, soğukkanlılık gerektiren durumlarda ise bu ortalama .229 ile 24ncü sıraya iniveriyor.
Red Sox'un atıcısı Josh Beckett

Boston Red Sox ise sezona berbat bir başlangıç yaptı. İlk 6 maçını kaybetti, 2-10'a kadar geldi, ama sonra toparlandı ve şu an 23-20 ile Yankees'in 1 maç gerisinde. Yankees özellikle diyorum, zira Red Sox-Yankees rekabeti deyim yerindeyse beyzbolun Galatasaray-Fenerbahçe rekabetidir. En çok parayı bu iki takım harcarlar. Ulusal medyanın tüm gözü onların üzerindedir, TV'de en fazla reytingi bu iki takımın maçları alır vs vb. Chicago Cubs'ın rekabetleri ise yereldir; St.Louis Cardinals ile olan rekabet iki şehir arasındaki otoban olan I-55 yüzünden maçlar esprili olarak "I-55 Series" diye anılır. Cubs'ın diğer rakibi ise aynı Güney Chicago'nun takımı White Sox  iledir.
Fenway Park, karşıdaki yeşil duvar "Green Monster"

Chicago Cubs ile Boston Red Sox birbirine benzetilir. Cubs en son 1908'de şampiyon olmuş bir takım. Red Sox ise uzun süre en son şampiyonluğunu 1918'de almış bir takım idi; tabii bu şanssızlıklarını 2004'de kırdılar. Bununla yetinmeyip 2007'de bir daha şampiyon oldular. Cubs ise şeytanın bacağını henüz kırabilmiş değil. 2004'de kadar bir Cubs-Red Sox finali "Dream Series" olarak görülüyordu.

İki takım da gayet eski ve tarihi stadyumlarda oynuyorlar. Cubs, duvarlarındaki sarmaşıklarla meşhur Wrigley Field'da,  Red Sox ise sol taraftaki beleştepeyi engellemek için yapılan büyük duvarı "Green Monster" ile bilinen Fenway Park'da. İki takım da stadlarını yıkmak yerine, nisbeten düşük kapasitelerine rağmen iyi pazarlamayı becerebiliyorlar. En büyük değişmeyen gerçeklerden birisi iki takımın da sezon kapasitelerinin %100'üne yakınını doldurmaları.
Wrigley Field'ın meşhur tabelası

Lanetler her iki takımı uzun süreler boyunca bozmuş ve halen bozmakta (ne kadar da inanarak söylüyorum). Red Sox'un gelmiş geçmiş en ünlü beyzbolculardan Babe Ruth'un Red Sox'dan Yankees'e transferi ile alakalı "Curse of Bambino" laneti var. Cubs'ın ise 1945'de (yani son World Series'e yükseldikleri sene) stadyumdan içeri Billy adlı bir keçiyi almamaları ile alakalı "Curse of the Billy Goat" laneti halen mevcut.

Bu kadar benzerlik karşısında en temel fark ise, Chicago Cubs'ın National League (NL),  Red Sox'ın ise American League (AL) takımı olmaları. Beyzbolda çooook uzun süre NL ile AL takımları özel maçlar dışında sadece final olan World Series'de karşılaşabildi. O yüzden en son Cubs-Red Sox maçı 1918'de, yani o seneki finalde oynanabildi. Yani iki takım 93 sene sonra ilk defa karşı karşıya gelecek. İki takımın bu sene karşılaşabilmesi ise tamamen 1997'de başlayan Interleague maçları ile alakalı.
LF Alfonso Soriano iyi bir vurucu olduğu kadar berbat bir savunmacı

Herhalde bu yazıda en az merak edilen şey de bu seride ne olacağıdır. Biz yine de eksik kalmamak bağlamında tahminimizi yapalım. Boston Red Sox batting konusunda Cubs'dan da kötü, ancak pitching ERA olarak 4.23'e 4.59 üstünlüğe sahip. Savunmada ise 20 error'a karşılık Cubs'ın 29 error'u var ve genel olarak savunma oyunu daha berbat. Normalde favori elbette Red Sox, ama neyse ki AL maçlarında designated hitter kuralı var. Yani LF Alfonso Soriano'yu DH olarak oynatırsak daha iyi bir savunma elde edebilir ve seriyi kazanabiliriz. Kimbilir...

6 Mayıs 2011 Cuma

Giro...Zor, Çok Zor...

Paris-Nice koşuldu, Tirreno-Adriatico bitti, Klasikler’de Belçikalılar’ın egemenliğini ve Philippe Gilbert’in muhteşem zaferlerini izledik. Hayırlara vesile olası bir Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nu da eda eyledikten sonra, sıra geldi Il Giro’ya...

İtalya Turu yarış direktörü Angelo Zomegnan, Giro 2011'i tanıtırken "Dünyanın en güzel yerinde, en zor yarış" demişti. Giro her zaman yokuşlarıyla tanınır, yarın başlayacak mücadele ise bu defa gerçekten de görülmedik ölçüde sert bir profil içeriyor. İtalya'nın ilk başkenti Torino'dan başlayacak yarış (ülkenin birleşmesinin 150. yılı şerefine) toplam 3,524.5 km uzunluğunda. Sporcular yirmi bir etap boyunca 3 kez Everest'e çıkacak kadar dikey irtifa tırmanacaklar. Sadece bir etaptaki dikey irtifa yaklaşık 6,500 mt (15. Etap). Alberto Contador’a göre bu etap sonrası hala hayatta kalan olursa, sonraki etaplar bir pazar gezmesi kadar kolay olacak.


Giro 2011'in etapları tüm İtalya'yı kapsıyor

Giro '11'in etaplarını kategorize etmek gerekirse, ilk gün koşulacak takım saate karşı (TTT) etabı yanında 7 sprint , 4 orta dağ ve 6 yüksek dağ etabı var. Ayrıca 1 adet yokuş ferdi saate karşı (ITT) etabı ile son gün koşulacak normal ITT de takvimde yer alıyor. Geçen sene yağmur altında koşulan, sporcuların çamur içinde kaldığı, çok ilgi çeken toprak yollu etabın bir benzeri de yine "Strade Bianche" (mealen: Beyaz Yollar) adı altında bir sınıfa sokulmuş. Bu kadar ağır bir parkura 2 dinlenme gününün yetmeyeceği kesin ama Giro’yu 29 Mayıs’ta küskün Milano’nun gönlünü alarak bitireceğiz.

Giro 2011 etap profilleri, bir arada bakınca, "adagio" başlayıp "moderato“ devam eden ve birden “allegro vivace"'ye dönüşen bir senfoniyi andırıyor. İlk birkaç gün sprinterlere uygun düz etaplarla geçilirken (adagio-andante), 7. Etap’ta ilk yokuş finişi olan Montevergine di Mercogliano yer alıyor (moderato). İlk 12 etap boyunca yokuş temposunun ciddi yükseleceği tek yer Sicilya'daki Etna Dağı. Messina’dan yola çıkıp, masalsı Taormina’dan geçerek Etna yanardağına gidecek sporcular dağın önce kuzey sonra güney tarafını tırmanacaklar (allegro moderato). Hem oralarda dolanmış olduğum, hem de aktif bir volkana bisikletle çıkma fikri çok cüretkar geldiğinden olsa gerek, bu etabı dört gözle bekliyorum....

Bir günlük aradan sonra yarış tekrar ana karada devam edecek. Tiran Denizi’ni izleyerek Sicilya’ya kadar inmiştik, şimdi de Adriyatik kıyılarından Dolomit Dağları’na yollanıyoruz. Bu yolu iki sprint ve bir de kaçış etabıyla başardıktan sonra Zomegnan’ın tasarladığı en zorlu 3 yokuş etabı arka arkaya gelecek. Testere falan diye betimlemeye gerek yok: 13.,14. ve 15. etaplar, arka arkaya sıralanarak Giro’ya katılma talihsizliğine uğramış yarışçıları perişan edecek. Bu 3 günün sonunda birçok favori yarıştan kopmuş, bazı sprinterler abandone olmuş, geriye kalanlar da dinlenme günü için şükrediyor olacaklar.

15. Etap Profili


16. Etap, artık alıştığımız şekilde yokuş ITT ile GK’nın şekillenmesine bir nebze yardımcı olacak. 12.4 km’lik parkur 660mt’lik dikey irtifa sunuyor. Lakin yarışın genel klasman ve yokuş klasman mayoları burada da belli olmayacak. Giro d’Italia cehennemi bir son hafta sunuyor bu sene. Arka arkaya etaplarda, Passo del Tonale, Aprica, Colle delle Finestre ve Sestriere tırmanışları son güne kadar GK favorilerini ve ekiplerini test edecek. 20. Etap’ta bile yarışı bırakan sporcu görme olasılığımız yüksek.

13. Etap’tan 20. Etap’ın sonuna kadar Giro korku salan bir yarış olacak. Bu derece zor bir parkur hazırlayan Zomegnan’ın dopinge davet çıkardığını söyleyen yorumlara daha şimdiden rastlıyoruz. Keza bazı yokuşların ve/veya inişlerin sporcular tarafından çok zorlu/tehlikeli bulunmasından dolayı nötralize edileceği de fısıldanıyor. Spa (TdF2010) ve Milano’yu (Giro2009) hatırlamakta fayda var.

22 Mayıs Pazar günkü 15. etabı kaçırmamanızı öneririm. Yakın tarihin en ağır etabı olacak. Etap mesafes, 229 km ve düz etap için bile uzun sayılır. Biri Coppi Zirvesi olmak üzere (Passo Giau:2,236 mt) 5 zirve geçilecek. Toplam çıkılacak dikey irtifa 6,320 mt... Normal Alp etaplarında 4,000mt, en ağırında 5,000 mt çıkılırken bu değer modern zamanlarda görülmemiş bir yokuş toplamına delalet ediyor. İnsanoğlunun yer çekimiyle imtihanı olacak.

Yarışın Genel Klasman favorileri arasında ilk sırada Alberto Contador var elbette. İspanyol sporcu TdF 2010 sonrası ortaya çıkan clenbuterol davasının CAS’taki sonucunu bekliyor. Olasılıkla bir yıl ceza alacak ve TdF 2011’e katılamayacak. Bu durum karşısında El Pistolero, yeni takımıyla ilk Büyük Tur zaferi için Giro’yu gözüne kestirdi. Ciddi bir istatistiki avantajı var Contador’un; 2007’den beri girdiği her Büyük Tur’u kazandı. Sezon başı katıldığı hazırlık yarışlarında Murcia ve Catalunya’da şampiyon oldu. Müthiş yokuşçu özelliğiyle, bu derece zor bir parkurda ona rakip olacak sporcu yok gibi. Üç tane saate karşı etap oluşu da onun avantajına sayılabilirr. 2010 Fransa Turu’ndaki kurmayları Jesus Hernandez ve Daniel Navarro da kadroda. Daha diyecek bir şey yok. Nasıl kaybeder? Yokuş etaplarından birinde yemeyi içmeyi unutursa (Paris-Nice 2009), tüm rakipleri kendisine karşı ortak bir strateji geliştirirse, bahar alerjisi azarsa ve yıldırım çarparsa...


Contador bu sefer pembe mayo peşinde olacak

Contador’un 2 büyük rakibi İtalyan olacak. Liquigas’dan Vincenzo Nibali ve Lampre’den Michele Scarponi. Nibali, Vuelta’nın galibi ve geçen sene de Giro’da üçüncü oldu. Contador kadar saf bir yokuş ustası değil ama dayanıklılığı ve inatçılığı sayesinde İspanyol’un peşinden ayrılmamaya çalışacak. Hatta 14. Etap’taki Monte Crostis inişinde Contador’u geride bırakmak isteyecektir. Yorumlar bu inişin müthiş hızlı ve tehlikeli olduğu yönünde. Tam ona göre. Vincenzo Nibali’nin takımı da kendisi için bir avantaj. Liquigas Büyük Tur koşmayı çok iyi öğrendi artık. Yarış öncesi tek tatsızlık Ivan Basso’nun yarışa katılmaması oldu. Ivan bir yıldır “Vincenzo’ya Giro’yu kazandıracağım” diyordu ama bu derece ağır bir Giro’ya katılıp TdF şansını tehlikeye atmamak için yarıştan çekildi. Üstelik Fransa Turu’nu da kazanamayacak...

Monte Crostis inişinde Nibali'yi izlemek zevkli olacak

Diğer İtalyan favori de 32 yaşındaki Michele Scarponi (Lampre). Hem Büyük Tur hem de Klasik koşabilen nadir pedallardan. Geçen sene Giro’yu 4. bitiren Scarponi 2011’de 3 yarışa katıldı, hep iyi dereceler aldı. Son hazırlık yarışı sayılan Giro del Trentino’yu kazandı. Gerçek bir tırmanışçı, hiç vazgeçmeyen bir yapısı var. Yeni takımı Lampre’nin üstünde doping soruşturması bulutları eserken konsantrasyonunu bozmaması gerekiyor. Eğer takımından iyi destek alır ve yeni sportif direktör Roberto Damiani’yle kan uyuşmazlığı olmazsa ilk üçün bir diğer favorisi olacak.

Bu yarışta Carlos Sastre ve Denis Menchov da var. Sastre’nin GK’da pek iddiasının olacağını düşünmüyorum. Giro 2009’dan beri fazla bir ışık vermiyor. 33 yaşındaki Denis Menchov ise soru işareti. Murcia’da 3., Romandie’de de 14. oldu. Çok ağır yokuşlardaki becerisi kısıtlı. Ama Geox-TMC’nin kendini göstermesi gerek ve Sastre-Menchov ikilisine bu paraları boşuna vermiyorlar. Sastre yokuş etabı kovalayacak, Menchov da genel klasman.

Performanslarını görmeyi heyecanla beklediğim birkaç sporcu daha var Giro’da. Bunlardan biri Roman Kreuziger (Astana). Nibali-Basso-Pellizzotti üçlüsü nedeniyle Liquigas’da parlayamayan Çek sporcunun ik 10’da yer alması, hatta kazanmaya oynaması sürpriz sayılmamalı. Onun sıkıntısı Kazak politbürosunun zırt pırt işlere müdahale etmesi. Yvon Sanquer’in ayrılmasından sonra takımın sportif yöneticileriyle Kazak patronlar pek anlaşamıyorlar. Diğer ilginç yetenek Radio Shack’in genç yokuş ve saate karşı uzmanı Tiago Machado. Portekizli için Giro büyük bir test olacak. Bir haftalık yarışlarda çok başarılı. Minyon olmasına karşın ITT’lerde gayet parlak sonuçlar alıyor. Ama ilk defa katılacağı üç haftalık cehennemle başa çıkmak hiç kolay olmayacak. İlk 10 içinde yer alırsa yeni bir yıldız parlamaya başladı demektir. Bu sene iyi sonuçlar alan Domenico Pozzovivo’yu (CSF-Colnago) da kuponlarınızda düşünebilirsiniz.

Yarışı kazanmayacak ama ortalığı şenlendirecek olanlar da var elbette. Stefano Garzelli (Acqua e Sapone) yaşı icabı artıkı Sastre gibi etap kovalayacak, Igor Anton (Euskaltel) ve Joaquim Rodriguez de (Katusha) hep önlerde göreceğimiz ama podyumda yer alması zor isimler. Movistar’dan David Arroyo geçen seneki ikinciliğinin kısmet olmadığını bu sene gösterebilir mi? Bayağı zor. Androni Giocattoli’den Jose Serpa ve eski dopé E. Sella yokuş etaplarını kazanarak takımın irili ufaklı 187 sponsorunu sevindirmeye çalışacaklar.

Her ne kadar “yokuş yokuş” dediysek de, Giro’nun ilk haftasında sprint etapları da var (2. ve 4. Etap). Etna’nın önüne arkasına serpilmiş olarak üç tane de ikinci haftada koşulacak (8., 10., 12.) Bir türlü XXL boyunu bulamadığım Kırmızı Mayo’yu Milano’da giymek için sprinterlerden daha çok Giovanni Visconti (Farnese Vini) tarzı yokuş çıkabilen, ara sprint puanlarının peşinde koşan, gerekirse son sprinte de katılan çok yönlü bisikletçilere bakmak gerek.

En hırslı hazırlanan sprinterlerden biri Alessandro Petacchi (Lampre). Dağları aşabilmek için Scarponi’yle Etna’da günlerce çalışan Ale-Jet bu uğurda maksimum hızını biraz kaybettiğini kendi açıkladı ama en az bir etap yazmamız gerek. Buraya neden geldiğini anlamadığım Mark Cavendish de sprinterler arasında. Onun için gereksizce ağır bir parkur. O da sıkı yokuş çalıştığını söylüyor ama son hafta zaman limitleri içinde etapları bitirmesi bile başarı olacak. Bence 13-15. Etap arası bir yerde kepenkleri indirir. Petacchi ve Cavendish’in yanı sıra her takımın birer sprinteri var. Hepsinden burada bahsetmek anlamlı değil ama hala sıçrama yapmasını beklediğim Sacha Modolo (CSF-Colnago) hususi alakama mazhar olacak.

Son söz olarak, Giro 2011 sonrası yarış hayatını bitirecek olan 42 yaşındaki Andrea Noé’den (Farnese Vini) bahsetmek istiyorum. 16. defa Giro koşacak olan Noé bir kez etap kazandı (1998). 2000 ve 2003’de GK’da dördüncü oldu, 2007’de iki gün boyunca Pembe Mayo’nun sahibiydi. Kariyeri boyunca domestik olarak görev yaptı. Yarış hayatının bu kadar uzun sürmesini de buna bağlıyor zaten. Gerçek bir bisiklet emekçisine yakışır bir şekilde veda edecek. Sevgili yarışını koşup bitirdikten sonra, sezonun ortasında...

Kıdemli domestik Noe

Ben Noé’yi ve diğerlerini TV başında, internette, twitter’da, bazan mikrofon önünde, bir sürü yorumun, farklı bakış açısının yardımıyla, tadını çıkararak, mücadeleden zevk alarak, acı çeken sporcuları takdir edip onlara müteşekkir olarak seyredeceğim. Tek bir şartla: Giro’ya dalıp bisiklete binmeyi unutmadan!!

6 Nisan 2011 Çarşamba

Beyzbol Öğrenelim (1) - Temel Strateji

(Madem beyzbol sezonu başladı, o halde bir zamanlar güzide bir taraftar forumuna yazdığım seriyi biraz genişleterek buraya taşıyabilirim)

Beyzbol stratejik bir oyundur. Strateji birden fazla maça yayılır. Bu sporu hakkıyla anlayabilmek için bunu anlamak çok önemlidir. Sezon boyunca hemen hergün maç yapılması (normal sezon 162 maçtan oluşur) bunun asıl nedenidir.

Beyzbolda en önemli mevki atıcıdır (pitcher). Her topu saatte 100 mile varan hızlarda ve çeşitli varyasyonlarda fırlatması gereken, her durumda oyunun içinde olan bu oyuncuların yönetimi en önemli stratejik kararlardan biridir.

Atıcı topu fırlatırken

Kabaca iki çeşit atıcı vardır:

1. Starting pitcher
2. Relief pitcher

Starting pitcher'lar oyunu başlatırlar ve gidebildikleri kadar uzun süre devam ederler. Bu adamlardan her takımda 5 tane vardır ve 1 gün top fırlatır, 4 gün dinlenirler. Yani her maça değişik bir starting pitcher (asıl atıcı) çıkar. Bahisçiler için yazıyorum: Bir maçın sonucunu tahmin etmek için takımlara genel olarak bakmanın yanında, o maç kimin asıl atıcı olduğuna da bakmak gerekir.

Starting pitcher maçın sonlarına doğru relief pitcher (buna da "yedek atıcı" diyelim madem) denen atıcılarla yer değiştirirler. Yedek atıcılar kısa süreler için etkilidirler ama daha az atış yaptıkları için birkaç gün ardarda top atabilirler.

Closer adı verilen relief pitcher, bu yedeklerin içinde en havalısıdır (buna da "bitirici" denebilir). Bu arkadaşlar genelde maçın sonundaki stresli anlarda atış yaparlar. Gerilimin arttığı bir anda, soğukkanlı kalıp, doğru atışlar yaparak maçı "bitirmek" görevi onlardadır.

Sonuç olarak bir maçta takımın atıcılık yükünü 1 asıl atıcı ve en az 2 yedek/yardımcı atıcı çeker.

Beyzbol 9 kişilik takımlarla oynanır. Ancak takımlar bir maça 25 kişilik kadro ile gelirler ve bunlardan 11-12 ve hatta 13 tanesi atıcıdır. Bu kadar atıcı sadece tek bir pozisyon için kadroda tutulurken, kalan 12-13 kişi de sahada yer alcak diğer 8 pozisyon için bulunurlar.

Atıcılar çeşitli şekillerde topu fırlatabilirler. Düz, falsolu, son anda hız/yön değiştiren atış biçimleri vardır. Örneğin top hızla havada uçarken sopaya az bir mesafe kala aniden yavaşlayıverir. Atılan top vurucunun (batter) dizleri ile omuzu arasındaki "strike zone" denen sanal bir dikdörtgenin içinden geçmelidir. Atıcı strike zone'un (box/kutu da denir) herhangi bir yerine topu atabilir.

 
Atış yapılan topun geçmesi gereken bölge

Atıcı ile vurucu arasında psikolojik bir savaş vardır. Atıcının iyi yapabildiği atış biçimleri, vurucunun sevdiği veya sevmediği atış biçimleri vardır. Vurucu atıcının atışını tahmin ederse kolaylıkla topa vurabilir; o yüzden atıcı stilleri karşıdakinin tahmin edemeyeceği şekilde "karıştırmak" zorundadır. Müthiş süratlerde atış yapamadıkları halde değişik atış biçimlerini "karıştırma" işini iyi yapan birçok başarılı atıcı vardır.

Takımdaki atıcı sayısı sınırlı olduğundan -"you never have enough pitching!!"- eğer starting pitcher maça kötü başlar ve oyunda kısa süre kalabilirse relief pitcherlara fazla iş düşer ve yorulurlar. Keza uzatmaya giden maçlarda da fazlaca yedek atıcı kullanılır ve bu sonraki maçlarda takımın atış performansınıı etkileyecek yorgunluklara neden olabilir. Böylece bir atıcının bir maçlık kötü performansı diğer maçlara zincirleme etki yapabilir.

Atıcı rotasyonunda beşinci sıradaki pitcher genelde zayıf halkadır ve o pozisyonun stabilitesi çok azdır. Bu nedenle fikstürdeki boş günler de (ortalama olarak haftada 6 maç yapar takımlar) hesaba katılarak arada atlanabilir. Playoff'lara gelindiğinde 4 kişilik starting pitcher rotasyonu belirlenir. Bu beşinci pitcher'in playoff öncesi elenmesi dramatik tartışmalara yol açar; bazen daha dördüncü sıradaki de elenebilir. Birinci sıra atıcılığın takımdaki en prestijli konum olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

Greg Maddux hız yerine iyi karışım atıcısıdır.

 

Maçlar genelde seri halinde yapılır. Örneğin Chicago Cubs takımı Los Angeles'a gider ve Dodgers takımıyla 3 gün üstüste maç yapar. Bu 3 günün planlaması yapılıp pitching eşleşmeleri belirlenir. Seri biçimdeki karşılaşmalar hem değişik atıcı kombinasyonlarını karşılaştırır hem de 162 maçlık zorlu sezonda her gün seyahat etmeyi engeller.

Beyzbola "game of inches" denmesinin bir nedeni vardır. Hem atıcının hem de vurucunun başarısı milimetrik atışlar yada sopa sallamalara bağlıdır. Hareket mekaniğinde bir zayıflama ve/veya stres durumunda performasta ani düşüşler ortaya çıkar. Bu düşüşler tüm takımı bile etkileyebilir. Genelde performansın artması için durumu zorlamak ters teper. Mental olarak toparlanabilmek için boş gün bulmak da çok zordur. O yüzden ardarda yenilgiler çok yaygındır.

Serinin sonraki yazısı: Beyzbol Öğrenelim (2) - Oyunun Akışı

2 Nisan 2011 Cumartesi

Chicago Cubs - 2011 Sezonu

Serinin ilk yazısı...

Açılış maçındaki rakip Pittsburgh Pirates 18 senedir sezonu %50'nin üstünde bitiremeyen bir takım. Aslında beyzbolun en eski ve köklü takımlarından biri (kuruluş 1887, Cubs'ın 1876), tam 5 kere şampiyon olmuş (Cubs'ın 2) bir takım. Ancak son zamanlarda majör lige ne kadar yakıştığı bile haddini bilmezler tarafından tartışılıyor. Cubs açısından baktığımızda ise, sezonun açılışı için nisbeten kolay bir rakip olduğu söylenebilir.

Pirates'ın (Korsanlar) logosu çok güzel
Ama Cubs ilk maçı 3-6 kaybetti. Zaten geçen sene 162 maçın sadece 52'sini kazanabilen Pirates, Cubs karşısında ise 10 galibiyet 5 mağlubiyet almıştı. Hatta bir ara Cubs cephesinde "Ulan şu Pirates maçlarında kaybetmesek şu halimizde bile playoff yarışındaydık" muhabbetleri dönmüştü.

2011 başındaki durum

Neyse, bu muhabbete ara verip Cubs'ın 2011 sezonu durumuna bakalım. Menecer olarak çok karizmatik olmayan Mike Quade ile anlaşıldığından bahsetmiştik. Onun uğruna kulübün efsanevi oyuncusu Ryne Sandberg küstürüldü (Apar topar Phillies'in AAA takımı olan Lehigh Valley IronPigs'in meneceri oldu).  Diğer yandan kulüp Dusty Baker ve Lou Piniella ile 4'er senelik sözleşmeler imzalarken kendisi ile sadece 2 senelik sözleşme imzalandı. Sezon kötüye giderse kimsenin ona sabır falan göstermeyeceğini varsayabiliriz.

Genç Ryno
Takımın yeni sahibi Ricketts'ların ayaklarını yorganlarına göre uzatacaklarından bahsetmiştik. O yüzden çok flaş transferler olmadı. Ama takımın eski oyuncusu Kerry Wood ile oldukça uygun fiyata anlaşıldı (Wood Chicago'da yaşadığı için olabilir) 1B Derrek Lee'nin eksikliği ise tecrübeli Carlos Pena ile karşılandı.

Oyuna başlayan atıcılarda en önemli değişiklik sıralama idi. Son 6 sezonun açılış günü atıcısı (kulüp rekoru) Carlos Zambrano geçen sezonu 11 maçta 8-0 ile bitirmesine rağmen psikiyatrik sorunlarla uğraştı ve kulübün en değerli oyuncusu algısını biraz yitirdi. Quade cesaretli bir adımla Zambrano ve Dempster'ı odasına çağırdı ve yüzlerine açılış maçında Ryan Dempster'ın başlayacağını tebliğ etti.

Demp

Bullpen geçen sezonların zayıf noktasıydı, ama closer Carlos Marmol oldukça başarılı bir sezon geçirdi. Yerel oğlan Kerry Wood oyuna başladığı günleri oldukça geride bıraksa da, Indians ve Yankees'de yardımcı atıcı rolünde oldukça başarılı oldu ve çok gerekli setup rolünde başarılı olacaktır.

Pozisyon oyuncuları bağlamında geçen sezon iyi başlangıç yapan Starlin Castro batting sırasında da birinci sıraya  yerleştirildi. Onun dışında geçen sezon kariyerinin en kötü sezonunu geçiren ve sakatlıklarla boğuşan 3B Aramis Ramirez'in, bol paralı dönemin oyuncularından Fukudome'nin ve Alfonso Soriano'nun huzurlu ortamda daha iyi performans göstereceklerini varsaymak isteriz. Yine de Repras'ı kızdırmayalım ve net tahminimizi verelim: Cubs bu sezon iki arada bir derede kalıp, yani hemen kazanmak ile yavaş yavaş gelişmek arasında kalır ve ağır batırır.


Son olarak Cubs'ın efsanevi radyo yorumcusu Ron Santo'yu sezon arasında kaybettik. Uğurlu gelsin diye bu sezon MLB Gameday Audio da satın aldım (satın almadığım son 2 sezondur playoff'a yaklaşamadık bile) ama henüz dinleyemediğimden Santo'suz radyo yayını nasıl oluyor bilemiyorum.

Ron Santo diyabeti yüzünden iki bacağını da kaybetmişti

1 Nisan 2011 Cuma

Chicago Cubs - Yakın Tarihçe

Beyzbol sezonu dünkü maçlarla açıldı. Tuttuğum takım olan Chicago Cubs ise bugün sahasında Pittsburgh Pirates'ı ağırlayarak sezonu açacak. Chicago Cubs'ın en önemli özelliği son şampiyonluğunu 1908 yılında almış olması. Buna rağmen Chicago'nun en popüler takımı (diğer beyzbol takımı olan Chicago White Sox'a nazaran), her maç sahası Wrigley Field tıklım tıklım doluyor, hem de deplasmanlarda da ciddi taraftar desteğine sahip; özellikle şampiyonluğa oynuyorsa bizim büyük futbol takımlarının deplasman seyircisi gibi ses çıkartabiliyorlar.

Wrigley Field 1916'da açılmış oldukça eski bir sahadır.




Cubs'ı 2002'den beri ciddi olarak takip ediyorum. İlk takip ettiğim sezon felaket idi ve menecer Don Baylor sezon bitmeden kovuldu. Yerine o sene San Francisco Giants'a World Series oynatan Dusty Baker geldi. Baker geldiği gibi takıma olumlu etki yaptı; World Series'e çıkmasına sadece 7 out kala (Cubs 1945'den beri World Series'e de çıkamıyor) meşhur Bartman olayı oldu ve Cubs Florida Marlins'e elendi. Marlins de gidip şampiyon oldu. Ben de bu olayı radyo başında canlı yaşamak suretiyle gerçek Cubs'lı oldum.

2003 sezonunun hatırına 3 sezon daha dayanan Baker'ın bu sürede pek başarılı olamadı. Sonuçta kontratı uzatılmadı ve yerine tecrübeli Lou Piniella geldi. Lou, Chicago çocuğu Joe Girardi yerine seçilmişti, çünkü Girardi nisbeten tecrübesiz bir menecer idi, Cubs'ın sahibi Tribune Company ise son şampiyonluğun 100. senesinin geldiği dönemde hemen şampiyonluk istiyordu.

Girardi Yankees ile şampiyon oldu

Aynı sene 31 yaşındaki Alfonso Soriano ile 8 sene ve 136 milyon dolarlık çılgın bir sözleşme yapıldı. 2005'de düşman kardeş Chicago White Sox'un kendi 1917'den beri şampiyon olamama lanetini kırması da ayrı bir baskı oluşturuyordu.

2007'de sezon çok iyi geçmesine rağmen Cubs playoff'un ilk turunda süpürüldü. O sene de 1918'den beri şampiyon olamayan Boston Red Sox şampiyon oldu. Artık uzun süredir şampiyon olamayan sadece Cubs kalmıştı. 2008 son şampiyonluğun 100. senesiydi ve herkes "Canım, bu sene de Cubs şampiyon olur artık. Hatta olmazsa da yaptırırlar" diye konuşuyordu. Ama Cubs yine playoff'a çıkıp yine ilk turda süpürüldü. 

Sinirli bir adamdı Lou

2009'da "Artık 100. yıl stresi de kalmadı. Şampiyonluk ihtimali daha çok" denmeye başlanmıştı, ama 2009 ve 2010'da Cubs playoff'a bile yaklaşamadı. 67 yaşındaki Lou Piniella geçen sezonun sonlarına doğru  artık "out of sinir" oldu ve bitime 37 maç kala ayrıldı. Menecerlik vekaleten Mike Quade'ye verildi. Quade kulübe yakın olmayan kimsenin tanımadığı bir koç idi. Yıllardır Cubs'ın minör lig organizasyonlarında çeşitli görevlerde bulunmuştu, en son da Cubs'ın 3rd base koçu idi. Gelgelelim gelişiyle takım şahlandı ve kalan 37 maçın 24'ünü kazandı.

Bu arada 2010'da zor durumda olan Tribune Company Cubs'ı 845 milyon dolara Ricketts ailesine sattı. 900 milyon rekor idi (daha önceki rekor 2002'de 700 milyon ile Boston Red Sox'a aitti), ki ekonomik kriz olmasa değerin 1 milyar doları geçeceği tahmin ediliyordu.

Ricketts ailesi emlak zengini ama gayet de açık tribünden yetişme cinsinden Cubs taraftarı bir aile olarak ilk kararları Tribune Company'nin hemen şampiyon olalım düsturuyla açtığı kesenin ağzını kapatmaktı. 2010 sezonun sonunda ise menecer seçimi kararıyla karşı karşıya kaldılar: Birçok kişiyle görüştüler, ama en önemli adaylar Cubs'ın minör ligdeki AAA takımının meneceri, eski ve popüler oyuncusu Ryne Sandberg ile, sezon sonunda şaşırtacak derecede başarılı olan, oyuncularla da arası çok iyi olan Mike Quade idi. Ricketts ailesi, taraftarları ve uzun süredir bu görevi bekleyen Sandberg'i çok kızdırmak pahasına seçimini Quade'den yana yaptı.

Şimdilik bu kadar. Bir sonraki yazımızda 2011 sezonunun öngörmesini yapacağız.