nfl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nfl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2014 Salı

Kalmış Malzemeden Yıl Sonu Yazısı

Aylardir yazmadığım gibi, yazmaya dair bir itki de yok. En son 10 Eylül’de Ray Rice’ın kadın dayağı bahanesiyle yazmışım. Motive eden olaya da bakınız! Üstün dehalar, büyük yazarlar falan kriz zamanlarında çıkarmış ya, ülkenin bu kriz şartlarında dahi üç satır yazamıyorsam, ne büyük, ne de yazar olmadığım anlaşılmıştır. Zaten gelecek vaad etme yaşım da geçti, yaşamın çalkantılarında sallanıp duruyorum (pardon ama "itki" ne demek?). 

Açıkçası, bu kuraklığı, twitter ve instagram’ın “kendimi ifade etme ihtiyacı”mı gidermesine bağlıyorum. Yoksa ellerim düğümlenmiş değil. Evet, son çocuğum da YGS/LYS hazırlık sarmalına girdi, gerginiz. Ekonomi durgun ve şirketin karlılığı düşüyor, tadımız kaçık. Ülkemin içine itildiği ortamdan dolayı aşırı mutsuzum ama bunlar beni durdurmazdı. O 140 karakter veya şipşak çekilen resmin altına attırılmış iki satır, buhar tankına yerleştirilen istim tahliye vanası görevi görüyordu. Bir şeyler biriktikçe, tırt bir tweet’le rahatlayıp atalete geri dönmek hem tembelliği getiriyor hem de o istimi alıyor işte. Üstelik, iki cümleyle rahatladığıma göre çok da birikim oluşmuyormuş. Bir de, bu sene, “Veloturk” projesi çok emek ve zamanımı aldı. Yazı yazacak halim kalmadı çoğu zaman.

Sayın ve sevgili blog partnerim Savaş’ı durduran ise gereksiz bir “sorumlu baba figürü” çizme hevesi oldu. Şubat 2011’de doğan Özgür’ü ataerkil bir Türk babası gibi karısına bırakacağına, modern erkek triplerine girerek, mamasından alt bezine, psikolojisinden, kreşe alıştırma dönemine (kuluçka dönemi gibi oluyor) kadar her şeyiyle ilgilenince o da blogu tavsattı. Zaten tuttuğu takımlar -biri hariç- Kaybedeler Ligi -hatta Konferansı- olduğundan adamı yazmaya motive edecek durum da doğmuyordu. İnsan Jay Cutler’ın ve Cubs'ın (hatta Knicks'in) performansından nasıl motive olabilir ki yani?

Savaş’la bu siteyi kurarken “futbol dışı yazılar” diye konuştuk ve de hiç bozmadık. Çok da iyi olmuş. Aslında, geçen dört yılda, özellikle Türk futbolunda yazılacak bir sürü şey oldu ama çoğu mide bulandıracak kıvamdaydı. Hem zevk için yazı yaz hem öğür, ı-ıh! Boka bulaşmadan, bisiklet, beyzbol, amerikan futbolu, gibi işlere daldık. Ülke meselelerinden uzakta kalmış elitist, beyaz Türk tavrına benzediğini kabul ediyorum ama, spor gibi, aslında hiçbir işe yaramayan bir konuda, keyfe keder işler yapıyoruz. Dolayısıyla canımız isteyince yazdık, istediği halde yazmadığımız, yazamadığımız zamanlar da oldu.  

Savaş’ın ve benim yazılarımızdan hoşlananlar ara ara “Yazsanıza ya..?!”diye sitem ettikçe gerçekten çok utanıyorum. Yazmam gerek ama elim gitmiyor. Yazıyla, bisikletle olduğu gibi bir ilişkim var. Bindikçe daha çok binmek istiyorum ama ayrı kaldıkça uzaklaşıyorum. Yazıların da arası açıldıkça heves azalıyor, yazarken ne kadar eğlendiğimi unutuyorum.

En son, geçen akşam Püzant Bey’in pasına Mustafa Bey’in plasesi utanç bardağımı doldurunca yazının başına oturdum, buraya kadar geldi. Eee buradan ne tarafa?

2014 yol bisikleti sezonunun bir özetini yapmayacağım. Hem bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay olduğundan bu tip yazılara olan talep azaldı hem de web üstünde hemen her dilde dilde çok daha iyi yazılar zaten çıktı. Bisiklet veya değil aklımda yer eden, beni heyecanlandıran, üzen, sevindiren sportif olaylara dokunmak istiyorum.

DEUTSCHLAND, DEUTSCHLAND UBER ALLES!! 


7 gol yenir mi ya?



Bence yılın spor olayı Almanya’nın Brezilya’ya Dünya Kupası yarı finalinde 7 atması oldu. Cidden. Futbol yazmıyoruz tamam ama bu başka bir şey. Tsunami, deprem, adına ne dersen. Ağzım açık seyrettim. İki golü içkime buz koyarken kaçırdım düşünün. Karım salonda çığlık çığlığa “Yine attılaaar!!” diye bağırdıkça koşarak salona gelip golün tekrarını görüyor, cin ve toniğin hassas dengesini bir kimyager titizliğiyle ayarlamak için mutfağa döndüğümde yine çığlıklar atıyordu “Goool!” diye. Hayatta bir kere yaşanacak bir şeydi bu. 1950’de Maracana’da, Uruguay’a yenilince saatlerce statta çakılı kalan bir ülke, tarihinin en acı yenilgisini yine kendi evinde aldı. Maçın sonuna doğru eşimin acıma hissi öne çıktı. Bana dönüp “Atmasınlar artık Sarper yaaa!!” diye Almanlar’a müdahale etmemi istemeye başladı. Kadınlarda merhamet duygusu, erkeklerde ise –en azından bende- dramın daha inanılmaz ve büyük olması isteğini uyandıran bir maçtı (“10-0 olsun anasını satiim, bir daha nerede görürüm bu skoru?” gibi).

NFL

Bisiklete gelmeden önce Amerikan futbol ligi NFL’e dalayım. Yasaklanmadan (veya evrim geçirmeden) önce ne kadar seyredebilirsem kendimi şanslı sayacağım bir show. Tam bir takım sporu. %99 pozisyonel taktiğe dayalı, rakibi yanıltmaya yönelik hamlelerle dolu, gladyatörler tarafından oynanan bir satranç maçı (bisiklet sporu da tekerlek üstünde satranç diye tanımlanır bilirsiniz). Oyunun hala anlamadığım onyüzmilyonbin kuralı ve inceliği var ama gittikçe daha çok bağlanıyorum. Elbete bisiklet sevgimi geçemez çünkü kar ve pazarlama üstüne inşa edilmiş suni bir spor. Halkın ve basının tepkisine göre zırt pırt kuralları değişen, sürekli bir hikaye, karşıtlık, rekabet (artık malı ne sattıracaksa) yaratmaya yönelik, tek elden yönetilen bir gösteri. Tüm bunların farkındayım. Ama "bilinçli naiflik" dediğim bir ruh hali içinde merak ve heyecanımı besleyen bir sürü öge bulabiliyorum. 

Önceki hayatımı geçirdiğim Boston kentinin takımı, canımız ciğerimiz New England Patriots hastasıyım (1700'lerde Kırmızı Urbalılar'a karşı savaştım buna eminim). Bu sezon (yani geçen sezon:2013-2014), yine AFC Finali’ne çıkmayı başardık. Zaten son 15 yılın en başarılı takımıyız. Beş kez Super Bowl oynadık, 3 defa kazandık. Ama bu sene, SB öncesi yarı final demek olan AFC Şampiyonluk maçında, elleri kırılasıca, boynu altında kalasıca Peyton Manning’e boyun eğdik (herif dört kere boyun ameliyatı olduğundan mecazi bir dilek değildir). Tabii çok üzüldüm. Tom Brady ve coach Belichick şu ahir ömürlerinde beraberce 2-3 sene daha mücadele edecekler. Bir Super Bowl oynamak daha haklarıydı. Ama olmadı, olamadı. Savunmamız, hele "secondary" denen arka taraf kötüydü. Denver akıllı bir oyun ve Brady’nin kötü performansıyla finale çıktı.
Kaybedince teselli olarak evde böyle bir olay var.
Ama çıktıklarına pişman oldular. Sezonun en iyi hücum takımı olan Broncos, Pete Carroll’un başında olduğu Seattle Seahawks’a 43-8 gibi bir hezimetle yenildi (Carroll hem USC hem de Pats’in eski hocasıdır, ben sevmeyeyim kim sevsin). Daha maçın ilk oyununda, Broncos center’ının yanlış snap’i sonucu, top Manning’in başının üstünden uçtu gitti. Denverlılar topa end zone’da anca yetişip tutabildiler. Kurallarda bu olayın adı “safety” ve karşı takıma 2 puan yazar. Ne Manning ne de takımın geri kalanı bu ilk şoktan kurtulamadılar. Manning 1 TD/2 INT ve 280 yd ile kariyerinin kötü günlerinden birindeyken, daha iki yıllık Seahawks QB’i Russell Wilson yaşından umulmayacak bir olgunlukla 2 TD attı. Manning beter olsun derim başka bir şey demem. Schadenfreude’den sarhoş oldum. 

"Yine kaybettim ve evdeki Gisele değil..."

Aslında bu maç elbette 2013 sezonunun finaliydi ama Şubat ayında oynandığı için bu seneye girmiş oldu. Bu hafta da 2014-2015 normal sezonun ilk playoff maçları oynanacak ve gözüken yeni bir Broncos-Patriots yarı finali. Yürek yemiş Vatanseverlerimiz’den bizi yine Super Bowl’a taşımalarını diliyoruz. Peyton’u geçeriz, bu aralar iyi oynamıyor ama Seattle (finale kalırsa) yine müthiş maalesef. İşimiz zor.

VELOTURK 




2014’ün kişisel olarak en önemli spor olayı ise ”Veloturk” oldu. Aslında bu bir sosyal sorumluluk projesi, spor tarafı ikinci plandaydı. Beş arkadaş, “1000 çocuğa 1000 bisiklet” parolasıyla, Anadolu’nun gelir düzeyi düşük illerindeki çocuklara bisiklet hediye etme amacıyla bir işe soyunduk. Avrupa’daki amatör bisiklet yarışlarına katılıp dikkat çekmeyi, böylelikle bulacağımız sponsorlar ve halka satacağımız tişörtlerden elde edilecek gelirle de bisikletlerin maliyetlerini karşılamak üstüne bir plan gerçekleştirdik.  Sabahları 06:00’da kalkıp fitness antrenmanları yaptık, bol bol bisiklete bindik, diyet yaptık. Avrupa’da dört yarışa katıldık, biri hariç hepsini bitirdim (Kopenhag’da 60. km'de düşüp yarışı bırakışımın acı hikayesi burada). 


Vélo 24h - LeMans

Sonuçta Van, Tatvan, Bitlis ve Soma’da 500 bisiklet dağıtık. Daha 170 bisikletlik fonumuz var. 1000 bisiklete ulaşamadık ama projeyi daha da büyütmeye karar verdik (çünkü rahat kıçımıza batıyor). Sırada inşallah daha çok çocuğa bisiklet hediye etmek ve lise öğrencileriyle bir yol bisikleti takımı kurma projesi var. Dikkat çekip fon oluşturmak için de yine yarışlara katılacağız. Bir başka sürprizimiz daha var ama onu şimdi yazmayacağım. Bu projedeki takım arkadaşlarım Arda Türkmen, Okan Can Yantır, Aydın Diricanlı ve Berkem Ceylan'a sevgilerimi, tüm sponsorlarımıza teşekkürlerimi, para verip Veloturk tişörtü alan yüzlerce hayırsevere de da şükranlarımı sunarım. 


YOL BİSİKLETİ

Bu yılki Fransa Turu’ndan beklentimiz çoktu. Froome ve Contador savaşacak, Nibali onları zorlayacak, çok çekişmeli ve güzel etaplar izleyecektik. Daha ikinci etapta Nibali’nin Sarı Mayo için yaptığı atak Sicilyalı’nın vuruşmadan teslim olmayacağını düşündürdü. Ama Fransa Turu’nda ne zaman parkura Paris-Roubaix esintileri gelse birileri dağılır (Frank Schleck, Lance Armstrong). Bu sene ilk giden Chris Froome oldu. Favori olma gerginliği mi yoksa takımın koruma kollama görevini tam yapamaması mıdır nedir, Froome daha İngiltere’deki Grand Départ etaplarında düşmeye başladı. Ama en kötüsü ve ipini çeken 5. Etap Ypres-Arenberg’de arka arkaya iki kez düşerek yarışa veda etmesi oldu. Aynı etapta Contador da Nibali’ye zaman kaybetti ama sonradan bu kaybın da anekdot olarak kaldığını gördük. Contador 10. Etap’ta kötü bir kaza geçirerek yarış dışı kaldı. Bacağının kırıldığı açıklandı ama bir ay sonraki Vuelta performansı o kadar iyiydi ki kırığın niteliği bayağı tartışıldı.



Vincenzo Nibali’nin, iki büyük rakibi daha yarış dışı kalmadan fark atmaya başladığını hatırlıyoruz. Dolayısıyla Froome ve Contador’un yokluğunda Le Tour’u kazandığı için kendisine Abdurrahman Çelebi muamelesi yapmaya gerek yok. Bu yılın en önemli yarışını bileğinin hakkıyla, en yakın rakibine 7’37” fark atarak kazandı. 




Contador Vuelta’yı Froome’un 1’10” önünde kazanırken son dere akıllı bir yarış koştuğunu hatırlıyorum. Ama yılın Nibali’yle beraber en güzel performansı Giro galibi Nairo Quintana’dan geldi. 2013’te TdF’da ikinci olmasına rağmen Movistar onu bu sene Giro’da değerlendirmeyi seçti. Movistar patronu Eusebio Unzue, Nairo’nun TdF’da kazanma baskısı yaşamadan, kendi karakterine daha uygun Giro yokuşlarında başarılı olacağını hesap etmişti. Arada Valevrde’yi kayırma niyeti olmasa daha da zevkle onaylayacağım bir karardı bu. Sonuçta Quintana daha 25 yaşını bile bitirmedi. Önünde nereden baksak 10 yıllık fırsat penceresi var. Nitekim 2015’de onu Fransa Turu’nda göreceğiz mutlaka. Üstelik Vuelta 2014’de yaşadığı kazayla daha da olgunlaşmış olarak. 




UCI Dünya Şampiyonası oldukça sönük bir parkurda ve fazla heyecan yaratmadan geçti. Fakat sezonun en dikkat çeken sporcularından Michal Kwiatkowski’nin, son kilometrelerdeki risk dolu atağı ona zaferi getirdi. Bisikleti bunun için çok seviyoruz. Zafer için küçücük bir umut için varken bile her şeyi göze alıp atak yapanlar olduğu için. Elbette bu zaferde Dünya Şampiyonları’nda taktik IQ’su 20 civarında seyreden Valverde ve İspanyol takımının da etkisi büyüktü. ITT’de Wiggins’in Panzerwagen’ı geçişi ise yılın zamana karşı olayıydı bence.

ITT demişken Jens Voigt’un Saat Rekoru’na da değinmek gerek. UCI Başkanı Brian Cookson’un Saat Rekoru kurallarında yaptığı değişimle tekrar canlanan rekor denemelerinin ilkini, emekli olan Voigt denedi ve kırdı. Hemen arkasından birçok saata karşıcı da olaya sarıldı ama Voigt kadar ilgi ve sempati kazanmaları zor gözüküyor (Wiggo, Fabian ve Panzer denerlerse olay büyür elbette). 




Yıl boyunca koşulan Klasikler de ilginçti. Valverde’nin Fleche Wallonne, Simon Gerrans’ın L-B-L’i kazanırkenki fırsatçılıkları hatırlanmaya değer ama Fabian Cancellara’nın, üç Belçikalı’yı sprintte geçerek kazandığı De Ronde hala aklımda. Son 2 km’lik dümdüz yol şeridinde üç rakibini de tartıp, arkadan sprinti kendi açıp sonuna kadar gitmesi nefes kesiciydi. Yani, yıl içinde odur, budur, bir sürü yarışçıyı beğeniyoruz ama Cancellara başka bir olay. 1960 ve 70’lerde yarışsaydı adına ne kitaplar yazılırdı kimbilir. Modern zamanların ruhu efsane yaratmamıza izin vermiyor artık.

VOLVO OCEAN RACE          

Hemen hemen hiç yazmasam da çok hayranlıkla takip ettiğim bir spor da açık deniz yat yarışları. Vendée Globe, La Route de Rhum, Barcelona World Race, The Transat, Velux 5 Oceans ve Volvo Ocean Race bunların en önemlileri. Şu aralar Volvo Ocean Race sürüyor, 31 Aralık’ta da Barcelona World Race başlayacak. Bu yarışların içinde en zoru dünya etrafında, tek başına, yardım almadan non-stop koşulan Vendée Globe. Ama maalesef onun için 2016 Kasım’ını beklememiz gerekiyor.




Bu seneki Volvo Ocean Race’e 7 tekne, dokuzar kişilik tayfayla katılıyor. Tekneler “one design” yani tek elden çıkma, Farr tasarımı. Yarış 9 ayak üstünden koşuluyor. Halen 2. ayak bitti ve yelkenciler Abu Dhabi’de. Yarışın ilk etabı (Alicante-Cape Town) sonunda birinci ve ikinci arasındaki fark sadece 12 dakikaydı. İnanılmaz!! 25 gün ve 6,500 mil yarışıp sadece 12 dakika farkla yarış kazanmak veya kaybetmek…  

Cape Town-Abu Dhabi arasındaki 2. ayakta ise inanılmaz bir şey oldu. Danimarka teknesi Team Vestas Wind, her türlü navigasyon cihazı ve detaylı haritaya rağmen, Mauritius Adası’nin 200 mil uzağında, okyanusun ortasında, gecenin bir yarısı karaya oturdu!!! Rota üstündeki mercan resifini fark etmeyen ekip kayalıklara kafadan daldı. Video çok dramatik.




Gece boyu dalgaların tekneyi habire kayalara vurması sonucu sabaha karşı tayfa dağılmakta olan gemiyi terk etti.  Birkaç saat sonra sahil koruma botu (kıçtan takma küçük bir motor) onları kurtardı ama tekne kullanılmaz hale gelmişti bile. Olayın arkasında büyük bir ihmal ve hatalar zinciri var ama soruşturma komisyonu daha raporunu açıklamadı. Fakat kaza navigasyon cihazlarındaki bir sorundan kaynaklanmamışsa, kaptan Chris Nicholson ve navigatör Wouter Verbraak’ın  profesyonel spor hayatları bitmiş olabilir.

Ha bu arada, yarışta Alaton Ailesi’nin şirketi Alvimedica’nın sponsor olduğu bir tekne de var. Türk tayfa yok ama Türk bayrağı geminin kıçında yerini almış durumda. Team Alvimedica halen 10 puanla dördüncü durumda.

NBA

Basketbol çok deli divane olduğum bir spor değil. Bir kere bizim takım(lar) oynarken çok heyecanlanıyorum ve seyredemiyorum. Sonra tüm yaz antrenman yaptığım halde boyumun 2 metre olmayacağı belli olunca 13 yaşında kenara itilip sigara ve politikaya itilmiş bir ergenliğin acısı var. Üstelik yeteneksizim de. Nasıl seveyim ki!!

NBA’de maç özetleri hoşuma gidiyor ama tüm bir maçı izlemeye sabrım yetmiyor. Jordan emekli olduğundan beri tüm bir maçı seyretmiş değilim. Genelde özetlere alınan artistik hareketlerde pek yer bulamayan, Texas’ın itilmiş kakılmış kenti San Antonio’nun takımı Spurs, basit, efektif ve gerçek basketbol oynayarak bir kez daha şampiyon oldu. Yaşlı adamların gençlere geçirmesine bayılıyorum ya, işte Parker-Ginobili-Duncan üçlüsü, başlarında huysuz, aksi, basını sevmeyen, eski hava subayı Greg Popovich ile beraber başarıya ulaşınca yüreğimin yağları eridi. Hem de LeBron’lu Miami’yi tokatlayarak. Spurs’ün oyununa herkes sıkıcı diyor ama işte o sıkıcılıkta muhteşem bir kalite var aslında. Takım hep boş adamı arıyor, kimse bencillik yapmıyor, sabırla top çeviriyorlar ve sonunda boş şutu buluyorlar. 



Sıkıcı diye eleştirilen Popovich neyse ki sadece takımın sahibi Peter Holt'a hesap veriyor. Holt da aynı yollarda bir adam. 1993’de takım San Antonio’yu terk etmesin diye para koyup takımı satın almış. Popovich’i 18 yıldır takımın başında tutuyor. Sosyal projelere hep önem veren, takımın her zaman şehir için de yararlı olmasını isteyen biri. Zengin ve Cumhuriyetçi elbette ama o kadar kusur olsun. 


Popovich gözükmüyor ama patron öndeki amca..
Holt’un değerleri ister istemez takıma yansıyor elbette. David “Amiral” Robinson’dan bayrağı devralan Tim Duncan ve Parker, deli paralar isteyerek takımın bütçesini zorlamak yerine, daha azını kabul ediyorlar. 30 sayı atmak için zorlamak yerine 14 sayı, 12 ribaund, 7 asist daha değerli onlar için. Zaten Duncan havalı tavalı işleri sevmeyen, özel hayatını büyük bir mahremiyet içinde saklayan, basınla falan çok konuşmayan biri. Malum tanımlamayla “leads by example”. Yani konuşup bağırarak değil iş yaparak örnek oluyor. O az parayı kabul edince diğerleri de evet diyorlar. Takım “lüks vergisi” ödemeden yıllardır başa güreşiyor. Bu sayede diğer pozisyonlara da iyi oyuncular alınabiliyor. Popovich de oyuncularını kolluyor. Yaşlı kurtlarını yorgunlarsa deplasmanlara götürmüyor. 

Velhasıl NBA’de Jordan ve başkentim Boston faktörü nedeniyle uzun yıllar göz ucuyla seyrettiğim San Antonio Spurs, hala göz ucuyla seyrediyor olsam da, bu sene kalbimde bir yer edindi. Alçakgönüllü, fedakar, az konuşan, tüm maharetini sadece sahada gösteren bir takım. “Profesyonel sporcu olsaydım…” adlı çocukluk hayallerimin vücut bulmuş hali.

Beyzboldan bahsetmedim. 2013'de şampiyon olan canım Red Sox'umun felaket sezonundan, bir atıcının (Madison Bumgarner- SF Giants) tek başına 2.5 maç kazanarak takımını şampiyon yapmasından, NY Yankees'in bayrak ismi, kaptanı, düşmanımız Derek Jeter'ın emekli oluşundan dalıp çıkabilirdim (beni deli etmek için gitti bir de Players' Tribune diye yayıncılık işine girdi). Sonra kriket yazıp okuyucunun çürük domateslerini tutmaya çalışabilirdim; kafasına gelen kriket topuyla ölen 2 sporcu oldu geçen iki ay içinde. Tenis gibi epik karakterlerle dolu bir sporda D.F. Wallace gibi olmasa da bu senenin şerefine bir "Federer Anı" yazabilirdim. Ama durmam lazım. Çünkü, çoğunu okuyamadığım harika kitapların büyük yazarı Haruki Murakami, günlük yazı emekçiliğini, hala yazacak bir şeyleri varken durdurduğunu söyler. Böylce ertesi güne yazma isteğiyle başlarmış. Ben de bu yılı, hala yazacak bir sürü konu varken bırakayım. Umarım seneye daha çok yazarım.

Spora fazla önem vermeyin ama spor yapın. Sevdiklerinizle beraber mutlu, sağlıklı bir yeni yıl dilerim.



10 Eylül 2014 Çarşamba

Ray Rice Olayı: Şiddet...Algı...Adalet...Basın










Yönetici Özeti: Boşverin İzlanda’yı, Litvanya’yı. Karınıza, sevgilinize, çocuğunuza vurmayın, doğru dürüst bir lig düzenleyin, namuslu gazetecilik yapın.

Ülkemizin içinden geçmekte olduğu şu zor günlerde (Litvanya ve İzlanda) Atlantik’in diğer yanındaki spor olayları ne kadar ilginizi çekiyor bilmem ama “Ray Rice Olayı”nın bana düşündürdüklerini yazmak istiyorum. Zaten ilk hafta Patriots yenildi, dikkatleri başka tarafa çekmeliyim. Olayı bir hatırlayalım:

Ray Rice NFL takımı Baltimore Kuzgunları’nın başarılı RB’i. Takım tarihinin en iyi ikinci koşucusu. Yıllık 7 milyon dolar kazanıyor ve 27 yaşında. Rice ve nişanlısı Janay Palmer geçen 15 Şubat’ta, Atlantic City’de bir otelde saldırı ve yaralama suçuyla tutuklandılar. Olaydan birkaç gün sonra, dedikodu sitesi TMZ otelden elde ettiği güvenlik kamerası kayıtlarını yayınladı. Kayıtta Rice’ın kendinden geçmiş haldeki Janay’i asansörden çuval gibi çıkarıp yere bıraktığı gözüküyordu.




 Olaydan birkaç hafta sonra Büyük Jüri’nin önüne çıkan Ray Rice 3. derece ağır saldırıdan suçlanarak mahkemeye verildi. Ancak savcılık, oyuncunun mahkeme kontrolünde aile içi şiddet terapisi görmesi kaydıyla dava açmadı, halt etti. “Objection Your Honor!!” (J.Grisham romanları sayesinde ABD hukuk sistemini çok fena bilirim ona göre…). Bu arada da Janay ve Ray Mart ayı sonunda evlendiler.  Yönetici özeti şu: Nişanlısını dövdüğünden çok fena şüphe edilen ünlü bir futbolcu, öfke kontrol terapisi şartıyla - biraz da dövülenle evlenmesi sayesinde – dava edilmiyor ve olay hukuken kapanıyor.

İşin bir de NFL yönü var. NFL’de disiplin cezaları konusunda tek yetkili kişi lig başkanı Roger Goodell. Savcı da, hakim de, Yargıtay da HSYK da kendisi (malum şahıs duymasın sıçarız). Goodell karı-kocayı karşısına alıp uzun uzun konuştuktan sonra Ray Rice’a 2 maç ceza verip konuyu kapattı. Rice ve Janay ayrıca bir basın toplantısı düzenlediler, Rice yana yakıla af diledi, “Ben bu insan değilim, hayatımdaki 30 saniye peşimi hiç bırakmayacak, tüm yaşamım bu hatamı tamir etmekle geçecek” falan söylevleri çekti. Janay’in de Goodell’in karşısında “olaydaki rolü için” özür dilediği biliniyor. Hatta basın toplantısında kocasının yanında yer alması, olayın dayak kadar sert olmadığı algısı yaratmaya başladı.


Roger Goodell... yılda 50 milyon dolares maaş alır


Aynı dönemde, aynı Goodell, Cleveland Browns’un yıldız WR’ı Josh Gordon’a esrar içtiği için 1 yıl ceza verdi. Amerika’nın bazı eyaletlerinde artık yasal olmuş bir madde tüttürürsen bir yıl, karını döversen iki maç ceza. Yok eben! Tabii infial çıktı. Roger da, geçen ay sonu takım sahiplerine bir mektup yazarak “Ray Rice konusunda hata yaptığını” itiraf etti. Ayrıca NFL yeni bir “aile içi şiddet ceza politikası“ yayınladı, ilk olayda 6 maç, tekrarında ömür boyu men. Tamam mı, hallettik mi?

Olay kapanmış gibiydi ama hep bir sıkıntı vardı. Mart ayında ortaya çıkan kamera kaydında asansöre giriş ve asansörde ne olduğu gözükmüyordu. Bir kumarhanenin her yere kamera koyduğu bilindiğinden, bu kaydın var olduğu, polisin ve Rice’ın avukatının seyrettiği, NFL’in de içeriğinden haberdar olduğu (ama seyretmediği) ve cezayı bu nedenle az tuttuğu düşünülüyordu. Bunun alt metni şu:  “Janay de az değil yani!! Çocuğa asansörde ne yaptıysa (zaten özür de diledi şıllık) sonra artık düşüyor mu, kayıyor mu, ne oluyorsa yüzünü çarpıp bayılıyor.”  

Filmde bir tabanca gözükürse sonunda mutlaka patlar ya, o asansör kaydının ortaya çıkacağı da belliydi. Çakal TMZ ligin ilk haftasının oynanmasını bekledikten sonra 8 Eylül’de kaydı patlattı. Asansörde Ray Rice’ın üstüne gelen Janay’e yumruk attığı ve kadının da bayılırken başını asansörün kenarına çarptığı net gözüküyor. Aha burada:



Kayıt ortaya çıktıktan 12 saat sonra Kuzgunlar, Ray Rice’ı takımdan kovdu, NFL “yeni çıkan deliller karşısında” oyuncuya süresiz uzaklaştırma verdi. Rice’ın NFL kariyerinin bitmiş olduğu tahminleri yapılıyor.

Özet bile bayağı sürdü. Olayın bana düşündürdükleri de şöyle:

a.       Neden NFL “aile içi şiddet”e, dopingden, cigaralıktan daha az önem ve ceza veriyor(du)? Bu çok şaşırtıcı değil aslında, her yerde durum bu. Komşunu döversen mahkemeye gidersin, karını döversen en kötü karakolda barışırsın, çocuğunu döversen belki sadece çığlıklar duyulur. Adını da aile içi şiddet koyarak yumuşatmayalım lütfen. Resmen karını, nişanlını, sevgilini, çocuğunu dövmektir bunun adı. Ahlakçılık falan yapmıyorum. Aile içi şiddetin hem mağduru hem faili olarak yazıyorum. Çok acayip psikolojik ve sosyal dinamiklerle ailelerde şiddet hala sürüyor. Karısını öldüren, boşanınca vuran, gece boyu dövenler dolu. Yemek yemeyen çocuğunu tokatlayan, bir şey kırınca süpürgeyle dalan anneler, babalar gırla. Komiser barıştırır, aileler “Aman yuvanı bozma kızım” der, kendi de dayak yemiş annen “Kocanı kızdırma” diye öğüt verir, vs. vs. Dediğim gibi, kadın cinayetleriyle 3. sayfa haberi oluyor bu konu ama bir de öldürülmeyenler var…




b.      Ray Rice olayını başından beri ABD basınından izliyorum. Çok üstünde durulmadı iki gün önceye kadar. Hatta, çiftin olaydan sonra evlenmiş olmaları dayak işinin büyük olmadığı hakkında bir karine olarak değerlendirildi. 2 maç cezanın biraz az olduğundan şikayet edildi sadece. Ama ikinci kayıt çıktığından beri hem NFL’e büyük suçlamalar var hem de basının bu konuyu ele alış biçimine karşı bir özeleştiri. NFL’e yapılan en büyük eleştiri, kendi özel güvenlik ve istihbarat sistemi olan bir Lig’in (Süper Lig böyle olur bu arada) olayla ilgili tüm görüntülere ulaşmadan gayet yumuşak bir ceza vermesi. Bir yorumcu “Asansörün içinde ne olduğunu sanıyorlardı ki?” diye dalga geçiyordu. Daha ağır bir teoriyse, NFL’in tüm kayıtları seyrettikten sonra 2 maç ceza vermiş olabileceği. Bu doğru çıkarsa Goodell’in istifası kaçınılmaz olur. Başka kelleler de gider.

c.       Diğer yandan, ilk suçunda 6 maç ceza vereceğim diye yeni politika açıkladığın bir konuda neden Ray Rice’a “süresiz” yasak getiriyorsun ki? Bunu adı paniktir, sana gelecek tepkileri azaltmak adına başkasını asmaktır. O yumruk kamerada gözükmese olay büyüyecek miydi? Hayır. Ama algı her şeydir ve o yumruğu görmek her şeyi değiştirdi. Konu toplumun ne kadar dikkatini çektiyse ceza da o kadar büyük oluyor ve ben bundan iğreniyorum. Sahtekar NFL, kendini kurtarmak için Rice’ı bitirmeyi tercih etti.
You fucked up big time man!!
Boku büyük döktün hacı!!



d.      Özeleştiri bizim pek alışkın olmadığımız bir şey. Amerikan basını kendini NFL’e fazla yakınlaşmış olmakla eleştirip, oradan gelen bilgi akışına kendisini fazla kaptırdığını düşünüyor. Ray Rice olayında kimsenin doğru bir gazetecilik yapmadığını, araştırmacı gazetecilik dürtülerinin köreldiğini konuşuyor. ESPN, NBC, CBS gibi kanalların NFL’le girdikleri çıkar ilişkisi nedeniyle tarafsızlıklarını kaybettikleri yorumları yapılıyor. Amerika’nın en çok dinlenen spor programcılarından Dan Patrick, dünkü yayınında, NFL sayesinde büyük paralar kazanan bu kanalların “ürün”e zarar gelmesini önlemek için bazı şeyleri görmezden geldiğini söylüyordu. Patrick NBC’ye bağlı çalışıyor ve bu hatırlatılınca “Bu kanal bana düşündüklerimi söylemem için para veriyor” diye cevap verdi. Amerikan basınını övecek değilim, yanlış anlamayın. Bir yalanın ipine seve seve takılıp Irak’ın işgaline toplumsal kabul oluşturduklarını unutmadım. Ama, asıl görevlerinin, muktedire değil kendilerine hizmet etmek olduğunu, gazetelerini, TV ve radyolarını iyi ve başarılı tuttukça para kazanıp ayakta kalabileceklerini biliyorlar. Bunun karşısında, kanal ve gazetelerini iktidarın hizmetine sunan, bu uğurda büyük zararları göze alıp, kayıplarını inşaat ve diğer konularda alacakları ihsanlarla kapatmayı iş planı haline getirmiş bir ülke basınımız da var. 


6 ay sonra uyanırız ama formanı geri alır, video oyunundan 
bile ismini çıkarırız. Gözden düşmeye gör... 


Bir de toparlama paragrafı da yazmam gerek teorik olarak. Ama söylemek istediklerim bunlardı. Olay önemli ama aslında kıymetsiz... Aile içi şiddet her yerde ama umurumuzda değil, adaletsizliğe boğazımıza kadar batmışız ama kıpırdamıyoruz. Basın çöküyor ama iyisini de yapmıyoruz. Öyle işte... 


18 Ocak 2011 Salı

Bears - Packers Rekabeti


Geçen haftaki yazımda 4 karşılaşmanın tahminlerini yazmıştım. 4 tahminden 2.5 tanesi tuttu (Packers'a galibiyet vermeye gönlüm elvermemişti). Ancak bu 4 tahminden en emin olduğum (aslında mantıken en emin olduğum) Patriots New York Jets'e yenilerek elendi. Jets'i ve azılı taraftarı, değerli dostum Küler'i kutluyorum.

Divisional series'de (bu divisional lafına da hastayım; bir sonraki tur conference olduğu için uydurulmuş bir laf gibi) rakiplerini eleyen Green Bay Packers ile Chicago Bears Pazar günü TSİ 22:00 sularında Chicago'nun sahası olan Soldier Field'da NFC şampiyonluğu için karşılaşacaklar. Bu iki köklü takımın rekabeti 1921'den beri devam ediyor, aynı gruptalar ve her sene iki kere karşılaşmaları garanti. Gelgelelim tarihlerinde playoff'da sadece ve sadece 1 kere karşılaşmışlar. 1941 yılındaki maçı Bears 33-14 kazanmış ve sonra da finalde New York Giants'ı yenerek şampiyon olmuş.

1941 şampiyonu Chicago Bears. Soldan sağa...neyse
Bu haftasonundaki maçın biletleri, daha divisional serilerin sonuçları belli olmadan satılmaya başlandı; zira Packers-Bears eşleşmesi ihtimal dahilindeydi. Bears-Seahawks maçındaki "Bring da Pack" pankartı da seyircilerin isteğini iyi özetliyordu.

Green Bay Packers 1919 yılında görece küçük "pazar" olan Wisconsin eyaletinin Green Bay şehrinde kuruldu. Kurucularından Earl Lambeau, çalıştığı şirket olan Indian Packing Company'den 500$ dolara sponsorluk almıştı. O yüzden takımın adı Packers (Ambalajcılar diye çevirebiliriz) oldu. Green Bay Packers, adı ve yeri bağlamında NFL'in en eski takımıdır. Maçlarını kurucusunun adının taşıyan Lambeau Field'da oynamaktadır. Şehrin nüfüsu 100 bin, stadyumun kapasitesi ise 73.128'dir ama her maç dolu oynandığı gibi kombine biletler için senelerce beklemek gerekmektedir.



Chicago Bears yine 1919'da Illinois eyaletinin Decatur şehrinde kuruldu, sonra 1921'de Chicago'ya taşındı (böylece aynı yerde en eski olma bağlamında Packers'ın gerisinde kalmış oldu) 1970 yılına kadar maçlarını meşhur Chicago Cubs beyzbol takımının sahası Wrigley Field'da oynadıktan sonra şimdiki stadı olan Soldier Field'a geçti.


İki takım arasındaki rekabet NFL rekabetleri arasındaki en eskisi. Bears Seahawks'ı yendikten sonra LB Brian Urlacher "Onlar bizi sevmiyorlar, biz de onları sevmiyoruz" demecini verdi. Aslında uzunluk dışında rekabetin, örneğin 1934 yılında karakolda biten GS-FB maçı gibi belli bir olayı yok. Öyle birbirini insafsızca iğneleme durumu da yok; koçlar Lovie Smith ile Mike McCarthy de düzgün konuşan adamlar.

Pazar günkü maç Bears'ın sahasında, Bears normal sezonu daha iyi rekorla bitirdi ama Packers'ın genelde daha iyi takım olduğu kabul ediliyor ve bahislerde de önde. Sezon içindeki ardarda gelen sakatlıklar onları zorlamıştı ama artık sakatlık sorunları o kadar yok.

Ben Bears taraftarıyım; Bears için yenme bahaneleri bulmam lazım. Buna göre, Bears'ın savunmasının zaten çok iyi olduğu biliniyor. Öyle ki, geçen maçta Seahawks 3. periyodun sonlarına doğru ilk defa Bears sahasına yaklaşabildi. 35-24'lük skor aldatmasın, bir ara skor 28-0 idi ve maçın sonrası önemsizdi.

Sezon başında zayıf halka olan hücum hattının (offensive line) son maçta oldukça iyi olduğunu gördük. 3 sack aldatmasın, zira birincisi ilk yarının sonundaki manasız, üçüncüsü de maçın sonlarında çoktan kopmuşken olmuş idi. Cutler genelde rahat çalıştı. Özellikle maçı koparana kadar denenen hücum oyunlarının çoğu koşu idi, Forte 3'er 4'er yardaları toplarken Cutler ani uzun pasları ve kendi QB koşularıyla çok etkili oldu. Öyle ki, tam bir NCAA QB'i gibi 8 koşuda 43 yarda aldı ve 2 TD yaptı. Hücum hattının bunlara katkısı yadsınamaz.

Sonuçta Pazar birazcık uykusuz kalmaya değer, güzel maç olacak.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Yurtsever Jetler Çarpışıyor



Malum Ocak ayı NFL liginde playofflara denk geliyor. 16 maçlık ligin sonunda playoffa kalan 16 takım geçen haftaki wild card elemeleri sonrasında 8'e indi. Önümüzdeki hafta sonu oynanacak maçlardan sonra da Konferans şampiyonluğu adayları belli olacak. Cumartesi ve Pazar günü oynanacak 4 maçtan en çok bekleneni son yıllarda aralarından sürtüşme eksik olmayan New York Jets ve New England Patriots maçı.

Amerikan sporlarında, Türkiye'de anladığımız gibi bir "ezeli rekabet" var mı, veya bu derece yoğun mu emin değilim. En tanışık olduğumuz çekişme NBA takımları L.A. Lakers ve Boston Celtics arasında. Ve fakat ne taraftar kavgası, ne de deplasman seyircisi diye bir kavram olmadığından rekabetin düşmanlığa dönüşmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. New York Jets - New England Patriots rekabeti çeşitli sübjektif nedenlerle ne zamandır ilgimi çekiyordu. İki takımın aralarındaki rekabetin kökenine inilebilir mi acaba diye merak ettim. Amerika'daki her şeyden bir karşıtlık uydurma yeteneğiyle şişmiş bir husumet mi söz konusu, yoksa tarihi ve gelenekleriyle gerçek iki rakipten mi bahsediyoruz anlamaya çalışacağız.




NY BOSTON'A KARŞI

Amerikan futbolundaki en keskin ikili rekabetin Dallas Cowboys ile Washington Redskins arasında olduğu kabul ediliyor. Aynı grupta yer almalarından dolayı her sene en az 2 defa karşılaşıyorlar. Zaten en büyük çekişme genelde aynı gruptaki takımlardan çıkıyor. Washington ve Dallas sekizer defa Superbowl şampiyonu olarak başarı kriterinde birbirlerine o kadar yakınlar ki, rekabet daha da büyüyor. Takımların isimleri bile western filmlerinde gördüğümüz düşmanlığı çağırıştırıyor. 1963 Kasım'ında, Washington'da yaşayan Başkan J.F Kennedy'nin Dallas'ta öldürülmesi bile rekabetin alevini harlamaya olanak veriyor.

Sports Illustrated dergisinde yer alan bir sıralamada Jets-Pats tüm zamanların en büyük 10 NFL rekabeti sıralamasında yok. Hatta Jets'in asıl kanlısının Miami Dolphins olduğu genel kabul görüyor. Peki neden bu iki takım birbirine bu denli uyuz?


Tarihsel olarak Boston ve New York'un aralarınında bir... hadi husumet demeyelim ama haset olduğu su götürmez (Patriots aslında Boston'un biraz dışındaki Foxborough'da mukim, ama bu detaya takılmayın). İngiliz göçmenlerin ilk yerleştiği yer olan, zengin ve "mavi kanlı" Boston, zaman içinde para ve enerjisini New York'a kaptırmış da olsa, başı hala diktir. Görece yeni zenginleşmiş NY'u küçümser. Eh New York da New York'tur yani... Çok zengin, mağrur,dur kendinden başkasını tanımaz bu alemde, Boston'u aşağılar aşağılamasına ama bir yandan da imrenir... Aristokrasi-burjuvazi arasında anlatılan basmakalıp karşıtlık gibi bir durum.


NY-Boston rekabetinin sporda en hararetli yaşandığı yer aslında beyzbol. Boston Red Sox ve NY Yankees arasındaki nefret, Rangers-Celtics gibi dine, Barça-Real gibi siyasete ve milliyetçiliğe dayanmasa da kendi çapında çok hırçın bir itişme. İki şehrin Amerikan futbolundaki rakipleri Jets ve Patriots, 1960 yılında NFL'e rakip olarak kurulan AFL (American Football League)'in ilk takımları arasında yer almışlardı. O zaman adları Boston Patriots ve New York Titans'dı. AFL Doğu grubunda 9 yıl tepişen ikili, ligin NFL ile birleşmesinden sonra AFC Doğu Grubu'nun parçası oldular ve her yıl en az iki defa karşılaşıyorlar. İki takım Eylül 1960'da oynanan daha ilk maçta birbirlerine girmiş. Patriots 24-21 gerideyken Titans punter'ının elinden kaçırdığı top ortalarda seke seke giderken Patriotslular topa sahip olup TD yapmış. Jetler uzun süre rakip oyuncuların topu ayakla teptiğini söyleyerek itiraz etmelerine karşın savları kabul görmemiş ve 24-7 önde oldukları bu maçı kaybetmeleri ilk yarayı açmış (Sheryl Crow'dan dinliyoruz: "First Cut Is The Deepest").

1960 ve 70'ler Pats için oldukça sakin geçti. NY Jets ise 1969'da Superbowl III'ü kazandı. Hala NFL'in en büyük sürprizlerden biri sayılan maçta favori Baltimore Colts'u 17-6 yenmeyi başardılar. Bu maçtan üç gün önce Jets QB'ı Joe Namath, kendisine laf atan birine "Pazar günü kazanacağız, garanti ediyorum!" demiş, bu lafla gazetelerde üç gün boyunca dalga geçildikten sonra Jets kazanınca efsane olmuştu (google'a "Namath + I guarantee" yazıp aratınız).

HOCA SAVAŞLARI


İki takımın rekabeti 1990'ların ortasında ısınmaya başladı. Pats başantrenörü Bill Parcells, 1996'da takımın sahibi Robert Kraft ile anlaşamayarak Jets'e transer oldu (yanına Bill Belichick'i de alarak). Kraft'ın NFL'e itirazı sonucunda Jets toplam üç draft hakkını kaybetti, Patriots'un yeni hocası da eski Jets koçu Pete Carroll oldu. Parcells iki sene sonra da Patriots'un koşucu beki Curtis Martin'i astronomik bir ücretle kendi takımına kattı. Bu operasyon da aradaki buzların erimesine pek hizmet etmedi haliyle...



1999'da Bill Parcells emekli olduğunu söyleyerek Jets'i bırakırken yerine Bill Belichick atandı. Ertesi gün basın toplantısında, gazeteciler Belichick'in takımıyla neler yapacağını anlatmasını beklerken yeni hocanın istifa haberiyle karşılaştılar... Ortalık bir kez daha ısındı çünkü Belichick Patriots'a gidiyordu!! Birçok avukatı zengin eden davalar sonucunda Bill Belichick Patriots'a baş koç olarak geri döndü. Jets taraftarlarının Belichick'ten nefret etmesinin kökeni burada yatıyor...

2000'li yıllarıda Patriots yeni koç Belichick ve oyun kurucu Tom Brady'nin şefliğinde muhteşem yıllar geçirdi. 2001, 2003 ve 2004'de Superbowl şampiyonu olan takım 5-11 ile bitirdiği 2000 yılını saymazsak, 2010 sezonu sonuna kadar 121-39 gibi müthiş bir yengi/yenilgi oranı tutturdu. Pats'in içini cız ettiren şey ise, 2007 yılında normal sezonu namağlup tamamlayarak geldikler Superbowl XLII'yi NY Giants'a kaybetmek oldu. O maçta tüm Jets taraftarlarının hemşehri rakibi Giants'ı tutması da hayatın bir cilvesi... Doğrusunu söylemek gerekirse iki binler boyunca Jets çok parlak zamanlar geçirmedi. Son 11 yılı 91-85 ile tek motorla uçan Jetler 6 defa playoff'a kalırken sadece 2009'da Konferans şampiyonluğu maçına kadar çıkabildiler ama kaybettiler. Bir nevi Trabzonspor sendromunun üstlerinde olduğunu söyleyebiliriz.


2000'li yıllarda Jetler ile Yurtseverler arasındaki geleneksel hoca düellosu 2006 yılında bir kere daha alevlendi. 10 yıldır Belichick'in sağ kolu gibi çalışan, onu her yerde takip eden savunma koordinatörü Eric Mangini, mentörünün muhalefetine rağmen Jets'e baş antrenör olarak transfer oldu. Patriots ve Belichick bu olaya öylesine bozuldular ki, Mangini'nin ofisini boşaltmasına bile izin vermediler.

SPYGATE

İki takım 2007 sezonunda ilk haftasında Meadowsland'de karşılaştı ve maçı Pats 38-14 gibi açık farkla kazandı. Ancak maçtan sonra, Patriots kenar yönetiminin, Jets teknik kadrosunun defans oyuncularına el işaretleriyle verdikleri taktikleri kamerayla kaydettiğini öne süren NY takımı Belichick ve Patriots'u NFL'e şikayet etti. Tam iş üstünde yakalanan Bill Belichik'in özür dilemekten başka çaresi kalmadı. NFL koça 500,000, kulübe de 250.000 dolar ceza kesti, ayrıca Patriots 2008 draftinde ilk tur hakkını da kaybetti. Şimdiden NFL'in en büyük antrenörleri arasına şimdiden giren Bill Belichick, üstündeki bu lekeyi hala çıkarmaya çalışıyor.

REX RYAN

2009'da New York Jets, Baltimore Ravens'in savunma koordinatörü Rex Ryan'ı baş antrenörlüğe getirdi. Ryan gelir gelmez iddiacı, çok konuşan, basın toplantılarında gazetecilere sürekli malzeme veren bir tutum edindi. Ağzından zor laf çıkan, işkolik, sıkıcı Belichick'in tam tersi bir portre. Jet taraftarlarını telefon mesajlarıyla maça çağıran, bu yaz kampında çekilen Jets belgeselinde sıkça sinkaflı manzumeler dizen Ryan, Jets'in yeni yüzü görünümüne büründü. Hoca bu profille tüm ilgi ve eleştirileri yüklenirken, takımın üstündeki stresi azaltıp işlerine konsantre olmalarını sağlıyor (Jose Mourinho'yu hatırlayan??).

New England'a olan nefretini ta Boston Patriots zamanına dayandıran Ryan', Tom Brady'i de "Çok çalıştığını sanıyor ama Peyton Manning daha çok çalışıyor" diye ince ince aşağılamayı ihmal etmiyor. Belichick ve süperstar Tom Brady ise ciddi, işine bağlı, az konuşan, nazik Bostonlu tavırlarla Ryan'ın oyununa gelmemeye çalışıyorlar, ama bu her zaman mümkün olamıyor. Pazar günkü maç için "Bu Bill'le benim aramda şahsi bir mesele!" diyen Ryan'ın sözleri hakkında fikri sorulan Belichick, yıllık espri kotasını bitiriveren "Ben ondan biraz daha hızlıyım ama onun kilo avantajı var" lafıyla topa girmek zorunda kaldı. Brady de "Jetler'den nefret ediyorum" lafını ağzından kaçırmıştı sezon öncesinde.


16.1.2011

Bu sezon Meadowlands'de oynanan ilk maçta Patriots devreyi 14-13 önde kapatmasına karşın ikinci yarı Jets nefis savunmasıyla Brady'e 2 INT yaptırıp Mark Sanchez'in iki TD pasıyla maçı 28-14 kazanmıştı. Bu maçın ardından iki takım da yükselişe geçtiler ve arka arkaya galibiyetlerle rövanşa geldiler. Tüm ülkenin seyrettiği "Monday Night Football"da bu defa Brady'nin becerisi ve Patriots savunmasının şovu vardı. Tom Brady toplam 4 TD pası verirken Patriots rakibini Gillette Stadium'a adeta gömdü. 45-3 gibi müthiş bir skorla biten maçtan sonra Rex Ryan basın toplantısında ancak "Mümkün olsa hemen şimdi bir kez daha oynamak isterdim" diyebiliyordu (biri Mourinho mu demişti??). Jets baş antrenörü iki gün sonra, hezimet maçın toplarından birini tüm takımın gözleri önünde antrenman sahasına gömevekti. Pazar günü Jets yenerse topun gün yüzü görebileceğini düşünüyorum.


Pazar akşamı TSİ 23:30'da Foxborough'daki Gillette Stadium'da başlayacak maç öncelikle hava şartlarıyla dikkat çekecek. İki üç gündür yağan kara rağmen saha ve tribünlerin temizlenme işi devam ediyor. Bu mevsimde New England buz gibi olur. Maç saati kar beklenmiyor ama hava -5 oC civarında olacak. Ancak iki takım da bu havalarda oynamaya alışkın.

Patriots ve Jets playofflarda iki defa karşılaşmış ve ikisini de Bostonlular kazanmış. Tüm maçlarda ise 51-51-1 gibi bir denge var. Patriots normal sezonda Foxborough'da 26 maçtır yenilmiyor ama playofflarda geçen sene kendi sahasında Ravens'e farklı yenildi. Bu sezonun MVP'si seçilmesine kesin gözüyle bakılan Tom Brady gibi bir güce karşılık Jets, hala soru işaretleriyle dolu QB'i Mark Sanchez'in iyi gününde olması için dua edecek. Maçın faorisi Patriots ama agresif savunmasıyla geçen hafta Peyton Manning ve Colts'u devre dışı bırakan Jets her zaman sürprize açık bir takım...


11 Ocak 2011 Salı

NFL Playoff 2010

NFL Playofflar'ı başladı ve hatta wild card (vahşi kart) turu bile oynandı. Kaldı geriye 8 takım. Bu yazıda, bu turda oynanacak 4 maç, kendimce uydurduğum istatistiklerle değerlendirmesini yapacağım.
Giselle mi, Rex Ryan mı?

Özellikle AFC playoff serisinde son dörte kalan Steelers-Ravens ve Patriots-Jets eşleşmelerinde -ABD'nin şeceresi yetse- "ezeli rekabet" denebilecek bir gerginlik söz konusu. Çelikçiler ve Kuzgunlar, sert, agresif, fiziksel futbolun vücuda gelmiş takımları olarak gösteriliyorlar. Patriots, usta koç Belichick ve Giselle Bündchen'in kocası olarak dikkat çeken (!) QB Tom Brady ile beraber son on yılın en başarılı takımı. Onların kanlıları da NY Jets. Özellikle baş antrenörü Rex Ryan'ın bilinçli olarak sergilediği "Mourinhovari" tavır ve söylemleriyle iddialı, ukala bir takım kimliğinde. Ama son 2 yılda, deplasmanda 3 playoff maçı kazanacak kadar da sert bir takım.




Elbette Chicago'dan bahsetmemek olmaz. Bears'ın balı hala sürüyor; Wild Card'dan çıkıp gelen rakibi NFL'in en zayıf grubu NFC West'de 7-9 ile birinci olan Seattle Seahawks oldu. Seahawks büyük sürprizle geçen seneki SuperBowl şampiyonu New Orleans Saints'i eledi. Peki Saints'i eleyen Seahawks neden Bears'ı eleyemesin ki? Üstelik Bears'ı 6. hafta maçında mağlup etmiş bir takım iken?

Neyse, bu kadar Ayısal muhabbet yeter. Önce istatistik tabloları sunayım:



Üstteki tablo, takımların sayı üretebilme yeteneklerini irdeliyor. Önce TD'ları (P-TD pas TD'leri, R-TD ise koşu TD'leri) , FG'leri, top kaptırmaları (Give), punt'ları ve başarısız 4. down denemelerini toplayarak kabaca takımın toplam hücum sayısını (Total Off) saptıyor. Kabaca diyorum, zira devre sonlarındaki yarım kalmış hücumları kapsamıyor bu sayı. O kadar kusur kadı kızında olur.

Sonra toplam hücum sayısından çeşitli rakamlar üretiyoruz. Bunlardan ilki her hücumda ortalama kaç yarda ilerlendiği, sonra da hücumlardan yüzde kaçının TD ile veya yüzde kaçının herhangi bir şekilde skorla sonuçlandığı.

İkinci tabloda ise hücum performanslarını detaylandırıyoruz. Bunlar pas ve koşu ortalamalarıyla R/Off ile ifade ettiğimiz koşu oyunlarının toplam hücumlara oranı. Son iki rakam ise kickoff ile punt dönüşlerinin ortalamaları.

İki tabloda da takımların kendi performansları OFFENSE altında, rakiplerinin performansları ise DEFENSE altında gösteriliyor. Bu rakamların normal sezon rakamları olduğunu da ilave edip önümüzdeki hafta sonu karşılaşacak rakipleri karşılaştırmalara geçeyim.

Baltimore Ravens - Pittsburgh Steelers

Pittsburgh gerek hücumda gerek de savunmada rakibinden daha iyi istatistiklere sahip. İki takım da sadece 5'er koşu TD'ına izin vererek bu konuda tüm playoff takımları arasında en iyi rakamlara sahipler. Zaten her iki takımın rakipleri de, Ravens ve Steelers koşu savunmalarında çekindiklerinden, .360 ile .392 ile en az koşu oyunu tercihlerini onlara karşı yapmışlar. Top kapma konusunda Pittsburgh 32'ye 22 üstünlüğe sahip. Kick ve punt dönüşlerinde Baltimore'un hafif bir avantajı var. Sonuç olarak Pittsburgh eler diyorum.

Green Bay Packers - Atlanta Falcons

Genel olarak baktığımızda hücumda Atlanta, savunmada ise Green Bay daha iyi. Ayrıntılara indiğimizde ise Green Bay'in TD'na ulaşmakta fena olmadığını, ama çok top kaptırması ve başarısız 4. downlarıyla FG üretmekte yetersiz kaldığını görüyoruz. Playoff atmosferinde bunlar telafi edilemeyecek şeyler değil. Savunmada ise Green Bay'in üstünlüğü daha belirgin. Dönüşlerde Atlanta'nın bariz üstünlüğü bulunmakta. Bence bu eşleşme ortada'dır (Oh be, çok şey söyleyip hiçbir şey demedim ama Green Bay'i de favori göstermemeyi başardım).

Seattle Seahawks - Chicago Bears

Chicago hücumda daha iyi, savunmada ise çok çok daha iyi. Top kapma konusunda Chicago'nun bariz üstünlüğü var. Seattle koşu ortalamasında iyi değil gibi gözükse de, daha çok koşu TD'ı yapmışlar. Chicago alır ama Seahawks'ın geçen haftaki Saints sürprizi uykularımı kaçırıyor.

New York Jets - New England Patriots

New England alır. Bu kesin yargıdan sonra sayılara dalalım. New England sezonu çok iyi kapattı, üstelik son maçlarında şimdiki rakibi Jets ile Bears'ı ezdi. Bu sezon hücumlarının %51.3'ünde skor buldu, %36.8'inde ise TD buldu. Üstelik sadece 9 kere topu verdi ki bu rakamlarla rakiplerinden kat kat üstünler. Jets savunmada ortalamada daha iyi gözükse de, Patriots çok iyi top çalan bir takım. Jets topu kaptırmamayı başarır, savunmasıyla rakibini ürkütürse bir şansı olabilir.

(Repras'ın katkılarıyla)

31 Aralık 2010 Cuma

Devin Hester'in Dönüşleri

Chicago Bears, normal sezonun bitimine 1 maç kala kendisine savunma anlamında çok benzeyen New York Jets'i 38-34 yendi. Savunmada çok iyi iki takımın maçının böylesi yüksek skorla bitmesi, kendi içinde ayrı bir yazı konusu olabilir (ki son çeyrekte sadece tek FG olduğunu da belirtelim). Maç bittikten sonra Jets, Washington Redskins'in Jaguars'ı uzatma FG'ü ile yenmesiyle playoff'u garantiledi. Bears da Salı günü Minnesota Vikings'in Eagles'ı yenmesiyle playoff ilk turuna katılmak yerine dinlenmeyi garantiledi.

Son durumu kısaca özet geçtikten sonra, başlık konumuz olan Chicago Bears'ın müthiş dönüşçüsü (returner) Devin Hester'a değinmeye başlayabiliriz. Hester 1982'de Florida'na doğmuş bir kardeşimiz. Hayatı bir hayli zor başlıyor, çünkü daha çok ufakken annesi hayli ciddi bir trafik kazası geçiriyor. Bu kazadan 2 sene sonra babası kanserden vefat ediyor. Minik Devin Hester girdiği depresyondan abisi ve üvey babasının oluşturduğu özel takımın bloklamasıyla normal duruma "dönerek" çıkıyor ve kendini futbola veriyor. 

Lise ve üniversite hayatı futbol yıldızı olarak geçiyor. Kariyerinin her safhasında olduğu gibi bu safhada da dönüşçü olarak görev alsa da, aynı filmlerde gördüğümüz gibi savunma, hücum ve özel takımlarda bol bol yer alıyor. Çok iyi bildiğimiz hızı sebebiyle "hurricane" lakabını aldığı gibi, herşeyi yapmasından dolayı "anytime" lakabını da alıyor. (Arada bizim normal futbol (soccer) ve beyzbola da merak salmış. Kendisi bu sporlarda dursaydı rüzgar sağaçık ve yüksek derecede base çalma tehditli leadoff hitter olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek)

Hester 2006'da Chicago Bears tarafından ikinci turda bir savunma pozisyonu olan cornerback olarak draft ediliyor. Draft'ına "takımın hücuma ihtiyacı var" diyerek dudak bükülüyor ilk önce. Ama Hester ilk sezonunda 6 dönüş TD'sı ile rakibin kaçan FG'undan 108 yardalık bir dönüş TD'ı üretiyor. O sezon  Super Bowl'a çıkan Bears'ı daha maçın en başında yaptığı dönüş TD'ı ile öne geçirerek hücum katkısında doruğa çıkıyor ve kendisine dudak bükenleri "döndürüyor"du.

2007'de koç Lovie Smith onu Wide receiverlığa geçirdi ama Hester'ın dönüşçülüğü devam etti. 2008'de ise, bugün bakınca çok yanlış olduğu kolayca anlaşılan bir kararla kendisini tam zamanlı WR olarak ilan etti, dönüş işi ise Daniel Manning'e verildi. 2008 ile 2009 bu anlamda kayıp yıllar olarak geçti. Hester bu dönemde ara ara dönüşçülük yapsa da, bu denemelerinde genelde eski başarısını gösteremedi. Hatta bu otoritelerin "dönüşçülük de genç işi canım, yaşlanılınca cesaret kalmıyor. bkz. Hester'in şimdiki durumu" gibi yorumlarına yolaçtı.

Bu sezon koç Smith, bir anlamda attan inip eşşeğe binme sayılabilecek olan 1 no.lu WR'likten tekrar dönüşçülüğe "dönmeye" ikna etti Hester'i. İlk başlarda dönüşçülüğü punt ile sınırlıydı. Hester ezeli rakip Green Bay Packers karşısında 2007'den sonraki ilk dönüş TD'ına ulaştı. Başarılı sezon devam etti ve 20 Aralık 2010'da Vikings karşısında 14. dönüş TD'ını yaparak NFL rekorunu eline geçirdi. Bu aşamada yıllar itibariyle Bears takımının kick ve punt dönüş rakamlarına bakalım:

2010 Kick 25.7 0 TD/Punt 17.1 3 TD
2009 Kick 25.0 1 TD/Punt 8.5 1 TD
2008 Kick 24.9 1 TD/Punt 6.7 0 TD
2007 Kick 28.4 2 TD/Punt 14.8 4 TD
2006 Kick 23.3 2 TD/Punt 12.1 3 TD

2008 ve 2009'daki punt ortalamalarının düşüklüğü dikkat çekici, ama şaşırtıcı değil.

Bears'ın son maçı Green Bay Packers ile; rakibi için ölüm kalım demek olan bu maçta Hester'a doğru topu vurmama kararlarını bugün açıkladılar. Jets de aynı şekilde düşünmüştü, ama Hester'ın yine müthiş dönüş performansından sonra Jets'in çaylak putçısı bu işin o kadar kolay olmadığını şeklinde demeç vermişti. Bu eğilim playoff'larda da devam edecektir. Bakıp göreceğiz.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Şanslı Ayılar

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordularına kumanda eden Liman Von Sanders’ın bir sözü var: “Büyük bir komutan için gereken en büyük vasıflarından biri, şanstır” Von Sanders Paşa bu sözü Atatürk için söylemiştir. M.Kemal Paşa için “yetmez ama evet” bir teşhis bu. Elbette şans tek başına yetmez; talih ortaya çıktığında bunu kullanmaya hazır olmak da gerekir.

Chicago Bears, Minnesota Vikings’i 40 -14 gibi farklı bir skorla yenerek NFC North’u birinci bitirmeyi ve playoff’u garantiledi. Şans meselesi sezon içinde de yazılıp çiziliyordu, ama grup liderliği garantilenip NFL basınına yazacak menfi bir şey de pek kalmayınca, bu talih konusu iyice yazılır çizilir oldu. Doğrusu Chicago Bears’ın çok şanslı olduğu inkar edilemez.


Bir ligde 32 takım olup, her takım sadece 16 maç oynayınca, şans için ilk bakılacak şey fikstürdür. İstatistik hastası Amerikalılar, her sezon öncesi, bir önceki sezonun galibiyet yüzdelerine göre eşleşmeleri karşılaştırıp “schedule strength” diye yayınlarlar. Bu sezon öncesinde Bears fikstür zorluğu açısından .504 ile 14. sıradaydı. Tabii 2009’da Chicago .414 ile en kolay fikstüre sahip olmasına rağmen sezon içinde yine de hüsrana uğramıştı. 2010 sezonunun geçen hafta sonuna kadar gerçekleşen fikstür zorluğu durumuna bakalım:

Detroit 4-10
Dallas 5-9
Green Bay 8-6
New York Giants 9-5
Carolina 2-12
Seattle 6-8
Washington 5-9
Buffalo 4-10
Minnesota 5-9
Miami 7-7
Philadelphia 10-4
Detroit 4-10
New England 12-2
Minnesota 5-9

Toplamda 74-110, yada yüzde olarak .402 çıkıyor ki bu oran Bears’ın fikstür açısından geçen sezondan bile şanslı olduğunu gösteriyor. (Merak edip Bears maçlarını ayırarak bakarsak oran 70-100, yani .412 çıkıyor).

Bears’ın şansı sadece eşleştiği takımların iyi olmaması değildi. Örneğin, ilk maçta grubunun gelişmekte olan rakibi Detroit Lions’ın son saniyede yaptığı TD minik bir kural ihlali yüzünden geçersiz sayılmasaydı bizim Ayılar lige yenilgi ile başlayacaktı. Sezon ilerlerken Jay Cutler’ın beyin sarsıntısı geçirdiği ve bir sonraki maça çıkamayadığı hafta rakibin zayıf Carolina Panthers olması da bir talihti; ki o maçı neredeyse QB’e ihtiyaç duymadan kazandılar. Miami Dolphins, Detroit Lions rövanşı ve Brett Favre’nin sakatlanıp oyundan çıkmak zorunda kaldığı son Vikings maçında, rakipler yedek bile değil, 3. QB’leri ile oynamak zorunda kaldılar. Ayrıca gruptaki baş rakibi Green Bay Packers sayısız sakatlıklarla boğuşurken Bears sezon boyunca hemen hemen hiç sakatlık yaşamadı (nazar değmesin!!).

Şans ortaya çıktığında kullanmak gerekir demiştik. Yazının bu kısmında BBC’de 2003 yılında Richard Weismann adlı bilim adamı tarafından yazılan makaleye değinelim. Makalenin adresi aşağıda, ama özetlersek; aşırı endişeli insanların önceden tasarladıkları hedeflere fazla kilitlendiklerini ve yollarına çıkan, “tahmin edilemeyen” olayları/fırsatları farketmediklerini anlatıyor. Şanslı kabul edilen insanlar ise daha rahat (rölaks desek daha anlaşılır olur belki) olduklarından fırsatları daha kolay farkedip yakalayabiliyorlar.

http://news.bbc.co.uk/2/hi/3335275.stm

Chicago Bears kenar yönetiminin bu sezon daha “rölaks” olup olmadığını bilemiyoruz, ama daha basit (keep it simple stupid!!) gittikleri kesin. Örneğin ünlü returncü Devin Hester’den ( Minnesota karşısından 14. kariyer return TD’ını yaparak NFL rekorunu ele geçirdi) WR yaratmaya çalışmaktan vazgeçip onu güçlü olduğu alana kaydırdılar. Mike Martz’ın bol paslı oyunun düzeni takıma uymayınca, kafalarını arka arkaya duvara vurmak yerine strateji değiştirip koşu ağırlıklı bir oyununa yönelecek sakin adımları attılar ve rakiplerinin şanssızlığından maksimum yararlanmayı bildiler.

Green Bay Packers’ın sakatlıklarla boğuştuğundan bahsetmiştik. Packers buna karşın -son maçta Bears’ı sürklase eden- Patriots karşısında çok iyi direndi ve maçı yakın bir skorla 20-24 kaybetti. Green Bay’in daha iyi takım olduğunu söyleyebiliriz. Ama Chicago koçu Lovie Smith ve ekibi biraz da kovulmamak için) bu sezon playoffa kalmayı  hedeflemişlerdi. Bunu başardılar. Ben devamı için umutlu değilim ama eski bir Alman generaline kanarsak, Lovie Smith Super Bowl’a çıkmak için en önemli vasfa sahip...KÖR TALİH!!