Evans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kazananlar...Kaybedenler... Fransa Turu 2013




 Ne tembellik ne tembellik.... Şu yazının 3 hafta önce bitmesi gerekiyordu. Aslında çoğu bitmişti ama sıra bazı "kaybedenler"e gelince takıldım. İyiyi, güzeli yazmak daha kolay sanırım. Fransa Turu'nu o kadar yoğun yaşadıktan sonra, bir bezginlik de çöküyor, itiraf etmem gerek. "Her şey oldu bitti işte, ne söylenebilir ki?" kurdu kafaya girince yazı yürümüyor. Neyse, çok geç kaldım ama en azından bir okuyucuya verilmiş sözü tutmam gerekiyordu. 

Bu yazıda Fransa Turu'nun kazanan ve kaybedenlerine bakmaya çalışacağım. Aslında bu yarışı bitirebilmek bile büyük bir başarı olduğundan 169 kişinin hepsini kazananlar tarafına yazmak gerek. Fakat, yarışa belli bir beklentiyle giren, iddiasını yarış öncesi ortaya koyanlar olduğuna göre, onların aldığı sonuçlara göre bir sıralama yapabiliriz sanırım. Elbette tam bir liste olmayacak, süzgeçin üstünde kalanları yazacağım. 

Önce kazananlara bakalım: 




Chris Froome: Fransa Turu fatihinin dedikodusunu daha önce yapmıştım. Ekleyecek fazla şey yok. Froome gerçekten tüm rakiplerinin bir gömlek üstündeydi. Team Sky'ın yarıştaki hata ve zayıflıklarına karşın, kendi gücüyle (R. Porte'un da desteğiyle) tüm atak ve karşı taktiklere direndi. En iyi TT'ci ve yokuşçuydu. Kazanamayacağı bir parkur yok gibi duruyor. Yine de, Sky ve Froome, yarışı seyredenlerin saygısını kazandılar ama sempati kısmından emin değilim. Özellikle takımın hal ve tavırlarından, beni uyuz eden, ukala ve kasıntı titreşimler alıyorum. Froome ise -görünenin arkasına bakıp, kişiliğini daha iyi tanıdıkça- zamanla kalpleri fethedecek gibi duruyor. Halkla ilişkiler konusunda tecrübelenmesi ve bu konuda -Team Sky kanunlarını bypass ederek- bir danışmanla çalışması şart. Önceki yazıda bahsettiğim diğer rezervlerim baki kalmak üzere başını hafifçe okşuyorum... 

Nairo Quintana: Kanımca TDF 2013'ün en büyük "keşfi" Quintana oldu. İşi bilenler 2012'den beri ondan bahsediyorlardı aslında. Yine de, en güçlü performansını Temmuz ayında göstererek yeni bir yıldız oldu. Kolombiyalılar, 1980'lerde de Fransa Turu'nda esip gürlemişlerdi ama bu defa resmen yağdı. 23 yaşında, hem GK ikinciliği, hem Benekli Mayo, hem de Beyaz Mayo kazanmak az buz iş değil. Quintana, yol bisikletinin klasik öyküsüne sahip. Fakir bir ailenin, okula gitmek için bisikletiyle dağlar aşmak zorunda kalan kavruk evladı (İsmail Burak Bal'ın yazısını hatırlayalım). Böyle bir sürü hikaye var aslında duymadığımız. Nairo'nun şansı, potansiyelini gören ve itekleyen babası, bisiklet kültürü zengin bir ülkenin evladı olması, fırsatları kullanacak zeka ve iradeyi göstermesiydi. Aslında TdF'a, Valverde'nin baş domsetiği olarak geldi ama liderinin yaşadığı sorunlardan sonra önü açıldı ve potansiyelini gösterdi. Artık yapması gereken daha çok çalışmak, daha iyi bir TT'ci olmak, İngilizce öğrenmek ve 2-3 yıl sabretmek. Bu duygularla,  Nairo'nun yanaklarını şefkatle sıkıp sıkıp bırakıyorum. 




Peter Sagan: İki yılda iki Yeşil Mayo... Adam bana bile satın aldırdı sonunda fıstık yeşili formayı. Hem sprinter, hem yokuş çıkabiliyor. Öküz gibi güçlü ve fırlama. O da 90'lar kuşağının en iyilerinden olacak. Özellikle Bahar Klasikleri için taktiksel anlamda daha gelişmesi gerekse bile Fransa Turu puan klasmanını uzun yıllar kimseye bırakmayacak gibi duruyor. Tarihe çok büyük bir bisikletçi olarak geçeceği kesin. Fırlamalığını karizmayla tamamlarsa reklamcıların da bir numaralı yıldızı olacak. Onu "Aferin lan Peter!" diyerek ensesine şaplakla ödüllendiriyorum. 

Joaquim Rodriguez: Purito yine kazanamadı ama son üç Büyük Tur'un podyumunda yer almayı başardı. Katusha'ya geçtiğinden beri aldığı paranın karşılığını veriyor. Bu Tour'da da, özellikle son hafta, en kuvvetli kalan 3 kişiden biriydi (Chris, Nairo). ITT'lerde eskiye göre daha az zaman kaybederek, yokuşlarda inat ve güçle karşı koyarak yarışın son gününde de Contador'u geçmeyi başararak Şanzelize'de kürsüye çıktı. Bundan sonra Vuelta'da koşacak. Dinlenmiş ve tekrar forma girmiş bir Rodriguez Kırmızı Mayo adayı olur. Bunu söylediğime inanamayarak elini sıkıyor ve sırtına dostça vuruyorum. 

Marcel Kittel: Geçen sene, ishalden dolayı yol kenarlarını batıra batıra yarıştan çekilen biri için 2013 Fransa Turu'ndan daha iyi bir geri dönüş olamazdı. Kittel sadece 4 etap kazanmadı, Sarı ve Yeşil Mayo'yu da giydi. Ayrıca sevimliliği, nezaketi, anti-doping söylemindeki tavrıyla da yol bisikletinin Almanya'da tekrar yükselişini sağlayacak gibi duruyor. Saçlar bir felaket ama gençliğine vermek gerek. Madem çok Türk arkadaşı var, alışkındır. Seni yanaklarından öpüyorum Marsel! 


Saçlara gel!!!


Roman Kreuziger: Kimileri lider doğar, kimileri liderliğe yükselir. Bazıları da gençken gösterdikleri o parlak ışığı zamanla kaybederler. Kreuziger kendi kuşağının en iyi genç etap yarışçılarından biriydi. 2004'de Gençler Dünya Şampiyonu olmuştu. 2008 ve 2009'da iki önemli tur kazandığında daha 23 yaşındaydı. Ancak Liquigas'da geçen 4 yıl bu iki zafer dışında ona fazla başarı getirmedi. Her zaman iyiydi ama "büyük" olmasını sağlayacak o küçücük kuvantum sıçramasını hiç yapamadı. 2011'de Astana'yla bir Giro Beyaz Mayo başarısı var ama Kazak takımı potansiyelli gençleri heder etmesiyle bilinen bir mecra. Hayal kırıklıklarıyla dolu 2 yıldan sonra "lider" olmaktan vazgeçti ve Contador'un baş domestiği olmayı seçti. Belki liderlik rolünün psikolojik baskısını kaldıramadı, belki antrenman programı yanlıştı. Bir adım geri atarak Contador'un kurmayı olmayı seçince şansı da döndü. Bir başdomestik için harika bir sezon geçiriyor. Amstel Gold gibi bir klasiği son derece akıllıca kazandı, İsviçre Turu'nda 3. oldu. Bence, Fransa Turu'nda, Contador'a defalarca yardım etmek için kendini helak etmese, yarışı beşinci sıra yerine Rodriguez'in önünde bitirebilirdi. Ama "yokuş domestikleri"nin kaderi bu. Çek sporcu bu görevi harika yaptı. Kreuziger eğer 30 yaşına doğru bir performans sıçraması yapıp "Paşa" olmazsa kurmay albaylıktan emekli olur, arada iyi de para kazanır. Militarist olmadığım için kendisine asker selamı vermiyorum, bir Budweiser Budvar ısmarlayıp elini sıkmakla yetiniyorum. 

Kreuziger ve Contador

Rui Costa & Movistar: Tam adı Rui Alberto Faria da Costa. 23 yaşında masmavi gözlü bir Portekizli. Costa da ne zamandır radarın altında uçanlardan. 2011'de Fransa Turu'nda da bir etap kazanmıştı. Son iki yıldır Tour de Suisse'in de GK şampiyonu. Bu sene Valvede ve Quintana'yla beraber TdF2013'e geldiğinde beklentiler, genel klasmandan çok etap peşinde koşacağı yönündeydi. Ancak Valverde'nin jantını kırdığı o meş'um 13. Etap'ta liderini bekleyip 10 dakika kaybetmeseydi klasmanda daha iddialı bir yere gelebilirdi diyenler de var. Ama işte bu noktada katman katman bisiklet sporu bir başka "yin ile yang" ikilemi daha sunuyor bize. Eğer klasmanda iddialı olsaydı iki harika etap kazanmasına izin verilmezdi (16. & 19. Etap). 


Rui Costa Movistar'da ikinci keman olmaya devam edecek mi?

Movistar takımı da Valverde'nin şanssızlığına fazla üzülmedi açıkçası. Giro'da 4 etap kazanmışlardı. Fransa'da da Rui Costa ve Nairo Quintana ile 3 etap zaferi, 2 mayo ve Genel Klasman ikinciliğini kazandılar. Takımın genlerinde bu var aslında. Banesto <=> Indurain desek sanırım yeterli olur. Caisse d'Epargne zamanında da siyah-kırmızı mayolarıyla az zafer kazanmadılar. 2008'den beri takımın başındaki Eusebio Unzué'nin önümüzde bir amacı daha olacak. Valverde'nin son döneminden bir Vuelta, Rui Costa'dan hem klasikçi hem genel klasmancı, Quintana'dan da bir Fransa turu şampiyonu çıkarmak... Rui Costa'yı tutabilirse elbette.

Orica GreenEdge: Yarışın daha ilk haftasında iki etap zaferi kazanan, 2 ayrı sporcusu dört gün boyunca Sarı Mayo'yu taşıyan kangurular yarışın bir başka kazananı oldu. İlk etaptaki otobüs faciası ve yarışın geri kalan bölümlerinde ortalarda gözükmemeleri methiyenin düzeyini daha da artırmama imkan vermiyor. Takım hala bir GK sporcusuna sahip değil, bu eksiklik hissediliyor. Simon Gerrans'ın, Calvi'de Sagan'ı sprintte geçmesi ne kadar iyi, güçlü ve "multi-disipliner" bir yarışçı olduğunu gösteriyor. Milano-Sanremo'da yeteneğini görmüştük zaten. Takımın şimdilik en büyük sıkıntısı ise sprinter Matthew Goss'un sessiz olması. Tüm takıma parmak arası terlik hediye ederek sıcakkanlılıklarına gönderme yapıyorum. 


Happy Aussies!!!



Mansiyonlar... Genelde resim ve öykü yarışmalarında "mansiyon kazananlar" olarak geçen "mansiyon", Fransızca'daki "mention honorable" lafından dilimize geçmiş. Aslen "[Adı] şerefle anılanlar" anlamına gelir ki bu daha güzel duruyor. Önce Richie Porte'u yazmak gerekir elbette. Çoğu yokuş etabında Froome'u tek başına çekti. İki etapta zaafiyet gösterdi ama L'Alpe d'Huez'de takım arabasına gidip, aldığı enerji jelleriyle liderini beslemesi bence Froome'a yarışı kazandırdı... 32 yaşındaki Cristophe Riblon yarışın en güzel, en mitik yokuşunu kazanırken son derece akıllı bir atak yaptı. Riblon -Polonya Turu'ndaki performansını da göz önüne alarak- yokuş etaplarında girdiği kaçış gruplarının korkulan ismi oldu artık. Sarı Mavic ayakkabılarından tanımaya gerek kalmadı artık, tüm seyredenler geniş omuzlu, kirli sakallı Riblon'u hemen ayırt ediyorlar... Jan Bakelants da RSLT'nin ışığı oldu. Ajaccio etabındaki zeki ve riskli kaçışı ona etap zaferi ve Sarı Mayo getirirken, yarış boyunca hep aktifti. Seneye Klasikler'de ona daha çok dikkat etmek gerekir... Matteo Trentin (OPQS) ve Dan Martin de (Garmin Sharp) kazandıkları etaplarla yarışa tat kattılar. Son bir mansiyon daha var ama o en aşağıda... 


Cristophe Riblon L'Alpe d'Huez'de kazandı ama Fransızlar'ın şerefini kurtaramadı


"Tamam hadi!! Kaybedenlere geçelim artık..." sesleri duyuyorum. İnsanoğlu böyle işte... Başarı yerine başarısızlığın hikayesini dinlemeyi tercih eder, kendine ait olmadığı sürece. Unutmayın ki, aşağıdaki isimler dünyanın en zor yarışını bitirmeyi becermiş süpermenlerdir. Herhangi bir Türk'ün Fransa Turu'nu, değil bitirmek, katılmayı bile daha başaramadığını hatırlatmak isterim. Ona göre okuyun, insaflı olun ;-)) 

Alberto Contador: Yarışın en büyük kaybedeni elbette. İkisi geri alınmış da olsa 7 Büyük Tur kazanmış bir sporcunun bu derece "ortalama" bir Fransa Turu geçirmesi herkesi şaşırttı. Contador'un, yokuşlarda alıştığımız hızlanışını hiç  göremedik. Hatta Mont Ventoux'da Froome'a sadece 30 metre dayanabildi. Dağlarda farkını koyamayan El Pistolero, ITT'lerde de eski formunda değildi (bu arada "Silahşör" lakabı ortadan yok oldu farkındaysanız, ama arka arkaya "Contador" yazmak istemeyen muharrir tabancanın ipine sarılmaya devam ediyor). Alberto, antrenörleri ve Riis, şapkayı önlerine koyup iflas eden paradigmayı nasıl değiştirecekleri düşünmek zorundalar. Şimdiki kadarki çalışma yöntemleriyle Froome'u geçmeleri mümkün değil. Yeni antrenman metotları mı geliştirirler, farklı performans artırıcı önlemleri mi uygulamaya alırlar bilemem (valla doping ironisi yapmıyorum). 

Aslında Alberto hala yarışlara büyük heyecan katmaya devam ediyor. 13. Etap'ta Froome'u tuzağa düşürmesi, Col de Sarenne inişinde atak yapması, yarışı ne kadar istediğini gösteren işaretlerdi. Ama yokuş yukarı değil de yokuş aşağı atak yapmaya başlamışsa sorun büyük demektir! Movistar'ın, Froome'u hedef almak yerine, Contador'u geçmeyi düşünerek Saxo ile ittifaktan kaçması da İspanyol sporcunun iyi bir derece almasını engelledi. Son olarak, "Büyük Turlar'ın son haftalarında daha formda olurum" diyen Alberto'ya biraz dudak kıvırmak gerek. Yarışın son yokuşu Semnoz'da Quintana ve Rodriguez onu perişan ettiler. Bunu da düşünmesini tavsiye ederek onun elini okşuyor ve soran bakışlarla bakıyorum... 




Alejandro Valverde: Aslında Valverde kariyerinin en iyi TdF'ını koştu demek hata olmaz. Ama bir bahtsızlığı var bu yarış özelinde. Mutlaka ve mutlaka başına bir şeyler geliyor. Bu defa da son derece anlamsız bir etapta jantını kırıp 9:54 kaybetti. Valverde, yaşı ve yeteneği itibarıyla artık Fransa Turu genel klasmanını kovalamayı bıraksa iyi olur. Yokuşlu klasikler, belki Vuelta ona daha uygun gibi gözüküyor. Zaten Vuelta 2013'e katılacak ama formunu tekrar kazanabilecek mi emin değilim. Purito'yla beraber yanyana çıkarlar yokuşları. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yarışçıydı. Sonra o da doping batağına daldı, 2 yıl ceza aldı. Ama hiç özür dilemedi, suçlu olduğunu hep reddetti. İnanıyor muyuz? Nayır! O yüzden biraz buruğum kendisine. Zaten Ajaccio'da da suratıma bakmadı imza verirken. "Sana karşı eski hislerim yok artık Alejandro!!" Bu duygularla, ona bir tüp enerji jeli verip arkamı dönüyor ve uzaklaşıyorum. Anlayana...

La République Française: TdF'12'yi beş etap zaferi, Benekli Mayo ve ilk 10'da bir sporcuyla başı dik bitiren Fransızlar bu sene tek kelimeyle döküldüler. Ergenliği Fransız hocaların elinde heba olmuş biri olarak umurumda bile değil, beter olsunlar elbette, ama şaşırdığımı itiraf edeyim. Cristophe Riblon hariç hiçbirinden ciddi bir ışık göremedik. Sojasun, FdJeux ve Europcar yok hükmündeydiler. Teselli olarak söylenebilecek şey, gençler klasmanının ilk on sırasında 4 Fransız'ın oluşu ama en iyisi Quintana'nın 22 dakika gerisinde... Pierre Rolland'ın genel klasman hedefi balonmuş, kandırıldık. İki zamana karşı etapta toplam 11 dakika fark yiyen adam "Classement Genéral de Mon Cul"de yer bulabilir ancak. Thomas Voeckler ise bu sene "kontenjan senatörü" olarak yarıştı. Bol şov, sıfır netice. Ne bir atak, ne bir "panache", hiçbir şey görmedik. 


Thibaut Pinot, geride kalmış, ümitsiz


Tabii Europcar'ın durumu, FdJeux ve Thibaut Pinot'nun spektaküler çöküşü karşısında geri planda kaldı. Pinot geçen sene güzel bir etap kazanıp yarışı ilk 10'da bitirince Rolland ile beraber "Yeni Fransız umudu" olarak lanse edilmişti. Fransız basını her sene birini gazlıyor böyle. 2014'de yemem artık. Neyse... Pinot meğerse yokuş inemiyormuş, onu öğrendik. Tam olarak böyle değil aslında. Öğrendiğimiz "kırılgan" bir mental yapısı oldu. "Bazıları örümcek veya yılandan korkar, ben süratten korkuyorum, bu bir fobi" diye demeç verdi, aklım almadı. E geçen sene her yerden indin monşer? Gençken geçirdiği bir kazadan dolayı inişlerde hep gergin olduğunu söylüyor. Kafamızdaki şeytanlar bir zayıf anımızı kollar zaten. Pinot, Col de Pailheres inişinde mental olarak bloke olduğunu ve inemediğini söyledi. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Bu psikolojik sorundan acilen kurtulması gerek. Yokuş çıkamazsan da bisikletçi olursun ama inemezsen?? Kendisine benim psikoloğun telefon numarasını verirken "Seneye halledersin, hiçbir şey için geç değil" diyorum... 

Cadel, Tejay ve BMC: BMC ve liderleri Tour'da öyle patladılar ki, toz bulutunda Andy Schleck'in 20.'liği bile dikkati çekmedi. Evans'ın, bu yaşında, Giro'yu da koştuktan sonra Fransa Turu'nda çok rekabetçi olması mucize olurdu, olmadı. Ama geçen senenin beşincisi VanGarderen'e ne olduğu büyük muamma. Mayıs ayında Kaliforniya Turu'nu kazanan Tejay'in, daha Pireneler'de liderin yarım saat gerisine düşmesi bana gizli bir virüsü düşündürdü ama daha bir açıklama yapılmış değil. Philippe Gilbert de kendinden beklenenleri gösteremedi. 


Evans bulanıktı ama asıl Tejay şaşırttı...

BMC, bu haliyle, birkaç yıl öncesinin Manchester City'si yada bu senenin Monaco'su gibi, çok para harcayıp fazla bir başarı elde edemeyen futbol takımlarına benziyor. Andy Rihs parasını istediği gibi saçabilir elbette, benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Lakin takımda bir hedef eksikliği olduğu gözüküyor. John Lelangue'ın kovulmasına şaşırmamak gerek. Önemli olan yerine kimin geleceği ve BMC'nin nasıl bir takımla yoluna devam edeceği. Andy Rihs'ın elinden purosunu alıp küllükte sertçe söndürürken "Herr Rihs, was machen Sie allahaşkına?"diye kestirip atıyorum.  


Son mansiyonu sayın eşime ve kendime veriyorum. Kasım'da planladık, Temmuz'da gerçekleştirdik. Türk gibi başladık, İngiliz gibi bitirdik yeminlen. Programımız hiç aksamadı. Bütün etapları seyrettik. Karga sekmez, keçi geçmez virajlı yollardan, gece yarısı kafalar binbeşyüz (abart!) dönmeyi becerdik. Her akşam muntazaman içki içtik ama otele dönüp blogumuzu da yazdık. Fransız navigasyon aletine rağmen bir kere bile kaybolmadık. Akreditasyon kartlarını alamadığımızda kavga etmedik (program aksadı evet ama olur o kadar), güzel restoranlarda yemekler yedik. Yalnızca, son sabah, kiralık arabayı bırakacak park girişini bulamadık. Bizim gibi havaalanı parkını dolanıp duran bir salak daha vardı. Baktık ki adam İngiliz, sevindik. Standartı tutturmuşuz...   


6 Temmuz 2013 Cumartesi

Bayandan 2013 TDF ve Korsika Anıları

Beyaz yakalıların yıllık izni ne kadar kıymetlidir bilirsiniz. Hele yaşınız ilerlemiş ve gezmek istediğiniz yerler bitmemiş ise.. Korsika’nın yelkenciler için bir cennet oluşu ve 2013 Fransa Turu’nun buradan başlaması yıllık iznimizde ne yapacağımızı belirlemişti.

Korsika’ya İstanbul’dan direk uçuş yok. Air France, Marsilya veya Paris aktarmalı uçuşlar ile adanın Calvi ,Ajaccio ve Bastia şehirlerine gidiyor.Aynı zamanda ‘Corsica Ferries’ ile Nice veToulon’dan yine Korsika’nın bu üç kentine ulaşım var. Biz hem maliyet hem de uçak ve feribot saatlerini ayarlamanın zorluğu nedeniyle Ajaccio’ya  uçmayı tercih ettik. Biletlerimizi de ta geçen  Kasım ayında satın aldık!! 

Korsika’nın batısında, adanın ortasına yakın  Ajaccio şehrinde kalmaya karar verdik. Bunun nedeni, TDF etaplarına en kolay buradan ulaşacağımızı hesaplamış olmamızdı. Korsika, idari açıdan, merkezi Bastia olan Yukarı Korsika ve merkezi Ajaccio olan Güney Korsika diye iki bölgeden oluşmakta. Ada 1.000km’lik kıyısı ve 2.000mt’nin üzerindeki tepeleriyle muhteşem bir doğaya sahip. Adanın orta bölümü tamamen yüksek tepelerden oluşuyor.Yollar tünel açılmadan, doğayı koruyarak yapıldığından, şehirler arası yolların uzunluğu kuş uçuşu mesafeden çok fazla.Örneğin, Ajaccio-Porto Vecchio’nun kuş uçuşu mesafesi 60km iken, araba ile gidilebilecek en kısa yol 140km!!Bu 140km de,virajlı bir yol olduğu için yaklaşık 2,5 saat sürüyor. 

TDF Porto-Vecchio  Bastia etabının startına gitmek için bir heyecan sabah 6:30’da kalktık.Startı kaçırmayalım diye kahvaltı yapmadan arabaya atladık ama GPS’i ayarlamadan çıktığımız için Ajaccio içinde  dört döndük ve otelde unuttuğumuz harita ve arabanın evraklarını almak için otele geri döndük..7:30 gibi Ajaccio’dan Porto-Vecchio’ya gidiş yollarını keşfetmiştik.. 

Porto-Vecchio’ya saat 10:00 gibi varıp hemen limana yöneldik. Ama,  akreditasyon ile ilgili belgeleri veren feribotun bir önceki gece  Bastia’ya hareket ettiğini öğrendik.Tour Village denilen, basın ve davetlilere ayrılmış bölüme tel örgülerin arkasından bakıp, bariyerlerin ardından bisikletçilerin takım otobüsleri ile start’a gelişlerini izledik.  Akreditasyon ile ilgili print ettiğimiz mail ile TDF Village’a bir kez daha girmeyi denedik maalesef yine kibarca kovulduk. Bu moral bozukluğu nedeniyle Sarper ile birbirimize sataşabiliriz endişesiyle bir süreliğine ayrıldık. Ben Porto-Vecchio marinasında kurulan TDF Village’ı ve ekip otobüslerini kamerama en iyi alabileceğim açıyı aramaya koyuldum.Marinadan biraz uzakta küçük bir tepede kendimce iyi bir açı yakaladım. Burada kentin yerlisi yaşlı bir karı koca ile tanıştım. Meğer bizim Anadolu köylülerine benzeyen bu çiftin bahçesindeymişim. Bana iskemle getirdiler, Fransızca bir şeyler söylediler ama ben anlamadığım için ‘Orövuar’ deyip  yanlarından ayrıldım. 
Küçük tepeden Porto-Vecchio ve takım otobüsleri
Porto-Vecchio marinasında, TDF’ı sunan Daniel Mangeas’ın sesi yükselmeye, yavaş yavaş bisikletçiler takım otobüslerinden inmeye başlayınca panik halinde Sarper’i aramaya başladım. Sarper’in imza töreninde olduğunu öğrenip ben de onun yanına gittim.TDF imza töreni halk ile bisikletçilerin en yakın olduğu nokta, hele en ön sırayı kapabilirseniz.. Daniel Mangeas, nefes almadan, kendine özgü tonlaması ile imza atmaya gelen bisikletçileri tanıtırken halkın tezahüratları arasında bol fotoğraf çektim.Önümde boyu 2mt, kolları 1,5mt  bir adam olmasaydı daha iyi fotoğraflarım olacaktı..  
Soldaki kol olmasa güzel bir Contador fotosu
Mark Cavendish Porto-Vecchio'da imza attıktan sonra

Bisikletçileri sadece üzerinde sarı,yeşil,puanlı ve beyaz mayo varken tanıyabilen ben, TDF’ın ilk yarış günü kimsede daha bu mayolardan olmadığı için çok zorluk çektim. Contador, Valverde,  Evans, Froome,  Cavendish, P. Gilbert, R. Porte, M. Kittel ve Greipel istisna!! Contador’u esmer yüzü ve tipik vücüt yapısıyla, Valverde’yi kirli sakalı,Cadel Evans’ı yüzünün geniş hatlarıyla ayırt edebiliyorum. Chris Froome’u uzun buyu ve sıska kollarıyla, Cavendish’i İngiltere yol şampiyonu formasıyla,Philippe Gilbert’i bozuk cildiyle,Porte’yi kısa boyuyla,Marcel ve Greipel’i ise adaleli iri Alman yapılarıyla hemen tanıyabiliyorum..Bir de J.J Cobo..Elinde eldiven olmayan  yarışçılardan biri.. 2008 senesinde Türkiye turunu izlemeye gittiğimizde yarış sonrası Juan Jose Cobo’dan eldivenlerini istemiştim. Cobo bana İspanyolca bir şeyler söylemişti ve tonlamadan olumsuz bir cevap olduğu belliydi. Ben ‘Ne kadar kaba adam, eldivenini vermek istemiyor, takımda yüzlerce Saunier Duval eldiveni vardır..’diye düşünürken yanındaki Klöden onun eldiven takmadığını  söylemişti.. 

Yarışlarda fotoğraf çekme merakım ilk MTBTR.com(twitter@MTBTR) “acar muhabir” sıfatıyla 2007 Kapadokya MTB Avrupa Şampiyonluğu ile başlamıştı. Burada Junior klasmanında yarışan ve finişe toz toprak ve kan revan içinde geldikten sonra matarasındaki suyu yüzüne dökerek gözlerini açmaya çalışan bir bisikletçinin durumu beni çok etkilemişti. Onun fotoğrafını çekmiştim. Yıllar sonra o genç  bisikletçi dünyanın en iyi sprinterlerinden biri oldu: Peter Sagan!! Porto-Vecchio’daki imza törenindeki Peter Sagan artık çok ünlü bir yol bisikletçisi idi ve tanıması çok kolaydı!! 
2013 TDF Porto-Vecchio Peter Sagan
2007 MTB Kapadokya Avrupa Şampiyonluğu - Peter Sagan 
Açılış seromonisinde,  hava akrobasi gösterisini izledikten sonra, kalabalığı yararak Start’a doğru ilerleyip kameranın zoom’u sayesinde  bisikletçilerin bekleyişini resmettik.
Porto-Vecchio start alanı

Bisikletçiler gittikten sonra, sabahtan beri aç ve susuz dolaştığımızı,  saatin de 12:30 olduğunu fark edip, marinadaki ‘Le Bistrot’ restoranında güzel bir öğlen yemeği yedik. Ben hafif  şeyler yemek istediğimden deniz ürünleri salatası söyledim,muhteşemdi..Sarper deniz ürünleri Carpaccio’su yedi,o da harikaydı.. Restoran herkese tavsiye edilir. 

Porto-Vecchio’nun sevimli eski şehrini birer dondurma alıp gezdikten sonra 30km uzaklıkta olan Bonifacio’ya gittik. Öğleden sonra herkes siestada olduğu için  çok tenhaydı. Bonifacio beni Porto-Vecchio’dan daha çok etkiledi. Şehir denize uzayan ince uzun bir yarımada ile karayı yaran yine ince uzun bir çok koydan oluşuyor. Bonifacio’da yaklaşık dört saat kaldık.Yarımadayı, eski şehrin içine girerek, harika manzaralarını seyrederek çok rüzgarlı bir günde gezdik. Şehir, Korsika’nın Sardunya adasına en yakın noktası durumunda.Sardunya adası rahatlıkla gözüküyor. Daha önceden gözüme kestirdiğim ’Kissing Pigs’ restoranında, saat erken olduğu için yemek servisi başlamamıştı. Çok istediğim halde yemek yiyemedik. “Chez Denis” adlı eşek eti satan bir kasaba rastladık... Bonifacio’da motor turu yaparak yarımadanın etrafındaki eski şehri ve doğasını seyretmek gerekir. Zamanımız olmadığı için falezleri ve doğayı ancak şehrin içinde bulduğumuz açılardan seyredebildik ..Yine de muhteşemdi.. 
  
Bonifacio yarımada üzerindeki eski şehir ve koyu

Bonifacio yelkenli cenneti

Bonifacio ve falezleri

TDF Bastia-Ajaccio etabı bize ilaç gibi geldi. Ajaccio’daki ‘Mega Smeralda’ feribotunda akreditasyon işini halledip, kartlarımızı boynumuza astıktan sonra sticker’ımızı da arabamıza yapıştırıp, saat 14:00’den itibaren halka kapatılan Ajaccio yollarında yarışın son km.lerini ve finişi keşfe çıktık. Finişe sadece tekne ile gidilebildiğini öğrenince arabamızı basına özel ayrılan  park yerine bırakıp tekne için sıraya girdik. Ancak akreditasyon işi ve tekne sırası buradaki iki cümle kadar kolay olmadı. 

Akreditasyon ve DG

Sonunda akreditasyon sahiplerinin binebildiği tekne bizi finiş alanında kurulan TDF Village’ına getirdi.TDF Village’ı Napolyon Bonapart’ın gömülmek istediği  ‘Sanguinaires’ Adaları’na yakın bir yerde kurulmuş, çeşitli bölümlerden oluşuyordu. Bölümler,akreditasyon sahiplerini sınıflandırıyor.Bu sınıflara göre yarışı izleyeceğiniz yer belirleniyor.Bizim yerimiz finiş çizgisinden  uzakta muhabirlere ve  fotoğrafçı olmayan basın mensuplarına ayrılan yerdeydi.Buranın yanında, finiş çizgisine daha yakın ve parkurun üzerinde durabilen fotoğrafçıların yeri bulunmakta.Fotoğrafçıların yanından finiş çizgisine kadar ise VIP ve yeme içme yerleri var. TDF Village VIP bölümünde, kontrol açığının olduğu bir noktadan dalıp Ajaccio’daki finişi çok güzel bir açıdan seyretme imkanı bulduk!! 2.etabın birincisi, Sarı Mayo sahibi Jan Bakelants’a tebrikler! 

Jan Bakelants ve Sarı Mayo
Ajaccio finişe geliş,dönüşte sıkıntı var.

Tour Village Ajaccio finiş

Etap sonrası şehrin merkezine gitmek için gelen tekneye binmeden önce verdiğimiz savaşı anlatmam gerek. Gün boyunca belli saatlerde, şehir merkezinden  Village’a akreditasyon sahiplerini taşıyan tekneye, yarış bitince  şehir merkezine gitmek isteyen yüzlerce insan binmeye kalkınca, olay batmak üzere olan bir gemiden filikalara önce kim binecek haline geldi. Bu durumu fark eden TDF organizasyonu basında olumsuz bir haber çıkmasını önlemek için civar botları da bu olay içine sokup  akreditasyon sahibi basın mensuplarını 5’er 10’ar  öne almaya başladılar. Ancak 100’lerce kişinin bulunduğu sıradan öne geçmek  üzere önümdeki insan duvarını yarabilmek için fiziksel güç yetmiyor. Aynı zamanda  demir bariyerlerin üzerinden  mini etekle frikik vermeden atlamak için de medeni cesaret gerekiyordu. Ancak Sarper’in bulunduğu yerdeki  bariyer açılıp, basın mensuplarını tekneye çağıran TDF ekibine doğru yürüyen kocamı görünce hem fiziksel güce hem de medeni cesarete sahip olduğumu gördüm ve kendimi iskele üzerinde tekneye doğru koşarken buldum. Sonunda  tekneye binmeyi başarmıştık.. 

TDF 3.Etabının bizim için özel bir yeri var. Ajaccio-Calvi etabında hem start’ı hem de finişi seyredeceğiz. Ajaccio start’ına gitmeden önce, bizim otelde kalan Cannondale ekibinin kahvaltı için restorana inip inmediğini kontrol ettik. Restoranda kimseyi göremeyince direk  Ajaccio merkezindeki Place Miot’a yola çıktık. TDF Village’da şarap ve jambonlu sandviç yiyerek yaptığımız kahvaltı sonrası kendimizi alışverişe verdik. Bu tip organizasyonlarda maalesef  sadece erkeklere ve çocuklara hitap eden ürünler satılıyor.Bayanlar için,  hele benim gibi XS giyen biri için hiçbir ürün bulunmuyor. Ama kadınların ne kadar ısrarcı olduğu unutulmasın, kendime 16 yaş için satılan bir sarı mayo satın almayı başardım!! 

Start öncesi alışverişi tamamladıktan sonra takım otobüslerinden inip, imza atmaya giden bisikletçilerin yanına gittik. Ajaccio start’ı öncesi Chris Froome ile çektirdiğim fotoğraf ve start çizgisinde AC/DC dinleyerek yarışın başlaması bekleyen bisikletçiler arasında duruşumu  bu seyahatin en güzel anları!! Akreditasyon sayesinde start alanındaki bisikletçilerin arasına girme hakkımızı görevlilerin tüm ‘’Madame!!’ uyarılarını kulak arkası yaparak sonuna kadar kullandım.Start alanında Philippe Gilbert’i röportaj yapılırken, Chris Froome ve Rein Taaramae’yi start için geri sayımda beklerken izledim.

Chris Froome ve DG

Ajaccio Start öncesi Cadel Evans imza atmaya giderken
Philippe Gilbert ve Jan Bakelants Ajaccio start öncesi(Foto:SG)

Chris Froome ve Rein Taaramae Ajaccio start alanı.Froome'un kaskına dikkat!

Start sonrası bisikletçilerin arkasından Calvi’ye doğru yola çıktık.Ajaccio- Calvi arası kuş uçuşu 70km’lik mesafe olmasına rağmen,Korsika’nın doğası nedeniyle 165km yani yaklaşık 3 saat sürecek bir yol var. Ajaccio’dan giderken, adanın tam ortasında ve Korsika’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Corte’den geçiliyor. Corte’ye gelene kadar çok virajlı ve uçurumlu yollardan geçiliyor.Bu yolları yarış sonrası hava karardıktan sonra geçeceğimizi düşünerek biraz ürperiyorum ama yapacak bir şey yok.. 

Calvi’de finiş alanına geldiğimizde bisikletçilerin son 30km’ye vardıklarını öğrendik. Ben kendime sakin,  kamera açısı çok güzel bir yer belirledim. Ancak tam önüme ‘TV France’in  kocaman kameraları ve benim üç mislim elemanı gelince bütün moralim bozuldu. ‘’Biraz ayıp olmuyor mu?’ deyince de ‘TV France bu! TDF’ı yayınlamakla görevli..Haydi anca gidersin..’gibi bir cevap aldım.Biraz afra tafra yapıp,kös kös biraz daha ön tarafa ilerledim. Bisikletçiler finişe geldiğinde çekeceğim resimlerde  seyircilere ait bolca el kol çıkma olasılığı  çok yüksekti..
TV France tarafından kovulmadan önce Calvi finişte DG
Calvi’de finişi fotoğraf makinasından seyrettiğim için, uzun süre kameramda yakaladığım Peter Sagan’ın etabı  birinci bitirdiğini düşündüm.Hatta ödül törenini seyrettikten sonra Sarper’e dönüp ‘Simon Gerrans’ın neden podyuma çıktığını bile sordum.Ödül töreninde en büyük tezahüratı bayrakları ile gelen Peter Sagan hayranları yaptı. Sagan yeşil mayoyu giyerken çığlık çığlığa ortalığı ayağa kaldırdılar. Etap sonunda sıcaktan ve yaptığımız kilometrelerce yolculuktan iyice yorulmuştuk.TDF Korsika Grand Départ’ı Calvi’deki finiş ile bitmişti..Biz de bitmiştik.. 
'Simon Gerrans Calvi'de neden podyuma çıktı?'

Yarış sonrası Calvi’nin eski şehrine  gidip, sokaklarında yürüdükten sonra marinaya indik. Calvi çok şirin bir şehir. Marina çevresindeki restoran ve barlar çok keyifli. Şehrin ara sokaklarında dolaşacak enerjimiz ve vaktimiz olmadığı için marinadaki bir barda cin tonik içerek  Fransa Turu’na veda ettik. 
Calvi Marina



Calvi Marina'da cin tonik ile TDF Korsika'ya veda(SG,DG)

Korsika’da parmak ısırtanlar: Ajaccio start alanı ve AC/DC eşliğinde başlayan etap! Bonifacio’nun doğası! Calvi’nin turkuaz renkli plajları! Ajaccio-Corte arasındaki uçurumlu virajlar! TDF Ajaccio finiş sonrası şehir merkezine gitmek için yaşananlar! Jan Bakelants’ın sarı mayosu! Chris Froome’la fotoğraf! TV ve fotoğrafçılara verilen ayrıcalık! Ajaccio’daki Neptune üçlemesi(restoran,plaj ve kedi)! Sarper’in çektiği Gilbert,Bakelants fotosu! 

Korsika’yı sadece tatil amaçlı görmek isteyenlere tavsiyeler: Adanın mutlaka görülmesi gereken şehirleri Bonifacio ve Calvi. Biz Bastia ve Porto’yu görmedik. İkisinin de görmeye değer yerler olduğu söyleniyor. Ancak Ajaccio ve Porto-Vecchio bir haftalık bir tatilde pas geçilebilir. Ajaccio’daki Napolyon Bonapart’ın evi benim gibi ev müzesi gezmeyi sevmeyenler için bir hayal kırıklığı olabilir.  İnglizce hiçbir bilgi yok, hep Fransızca. Müzeden çıktıktan sonra Korsikalılar’ın Fransızlar’la yüzyıllar öncesinden gelen sürtüşmeleri nedeniyle Napolyon’u sevip sevmediklerini bile anlayamadık.

Artık evimizdeyiz..TDF Etaplarını TV’den seyretmek de çok eğlenceli..(twitter:  @denizgunsal)

21 Ağustos 2011 Pazar

Vakti Geçmiş Bir Yazı: Fransa Turu 2011

(Bu yazı 3 gün önce (19 Ağustos Cuma) bitti ama bloga yüklemek mümkün olmadı. La Vuelta başlamadan Tour’la hesabı kapatmak istiyordum ama beceremedim. Klasik bir “elektrikler kesildi çalışamadım” durumu ama bu defalık kanaat notumu kırmayın lütfen hocam… )





Datça’da tatildeyiz. Turkcell VINN’ı traş, dört mört çekmiyor. Sitenin wi-fi modemi de şişmiş. Oğlanın İstanbullar’dan taşıdığı laptop, açık düşmüş pehlivan gibi utanç içinde yatıyor. Çocuk bunalımın kıyısında. Kızımız istediği yer ve zamanada cigara içemediği için huzursuz, evde müzik dinleme olanaklarının sınırlı olmasından dolayı da mutsuz, ruhunun gıdasını alamıyor. Ben 9 gün diye kurduğum tatilin ortasında günübirlik İstanbul’a gitmek zorunda kalmış bir bordro mahkumuyum. Tatilimin 3+3 güne düşmesine yanıyorum. En çok karımın keyfi yerinde, en mühimi de o zaten.



24 saat sonra La Vuelta a Espana başlayacak fakat ben daha havasına bile giremedim. Onu bırak, Fransa Turu ile ilgili üç satır bir değerlendirme bile hala yapmış değilim. Eskisiyle vedalaşmadan yeni bir aşka başlanmaz ya, Vuelta’ya konsantre olamayışım belki bundandır. İspanya Turu’nun hatırı için Fransa Turu’yla helalleşmem gerek. Ama internetten mahrum ve belleği zayıf biri olarak maddi hatalardan uzak bir yazının mümkünü yok. Olabilecek tüm yanlışlar ve “frödyen kaymalar” için peşinen özür…



  • Haliyle önce kazanandan başlamak gerek. Cadel Evans Dünya Şampiyonu olduktan sonra bir değişim geçirdi, artık biliyoruz. Özgüveni ve liderlik yeteneği bu başarıdan sonra arttı. Ancak Omega Pharma’dan BMC’ye geçişi de başarısının katlanarak artmasında büyük etken oldu. Belçika takımları Bahar Klasikleri’ne öylesine yoğunlaşıyorlar ki Büyük Turlar’a uygun bir taktik/kadro ortaya çıkarmıyorlar uzun yıllardır. Omega Pharma-Lotto’da uzun yıllar Cadel GK yarışçısı olarak tek başına kalmıştı, takım şimdi Jürgen vdB’u da yeterince desteklemiyor. Quick Step’e baktığımızda da, kadrosunda “bu adam ileride şu turu kazanır” diyeceğimiz kimse yok. Diğer yandan BMC Racing bir Klasikler takımı kurmuş gibi görünse de TdF2011 boyunca C.Evans’a hep ve tam bir destek verdiler. Kritik ilk hafta boyunca Evans hep pelotonun önünde, risklerden uzak kalmayı başardı ama yine de onu (kazandığı etap hariç) pek gördük diyemeyiz. Yani liderlerini korudular ve yorulmamasını sağladılar. Taktiksel olarak son derece iyi bir yarış çıkaran Cadel Evans’ın en büyük şansı Contador’un alışıldık performansını gösterememesiydi. Wiggins, Radio Shack tayfası, Vino ve bilumum favori yarış dışı kalınca, BMC’nin tecrübeli lideri TT özürlü Schleck kardeşleri rahatlıkla alt etmeyi başardı.








  • Ben uzun yıllardır arka arkaya 2 Büyük Tur kazanmanın zor olduğunu iddia ediyordum. Pelotonun ortalama seviyesinin artışı, azalan doping uygulamalarının sporcuları tekrar “insani” performanslara döndürmesi bu tezimi dayandırdığım başlıca unsurlardı. 11-12 haftalık bir dönemde toplam 7,000km’lik bir parkuru kontrol altında tutup, iki yarışı birden kazanmak son derece zor artık. Bunun aksini kanıtlayabilecek tek kişi Alberto Contador’du aslında. İtalya Turu’nda mükemmel bir hakimiyet kurdu ama belki de tarihin en ağır bu Giro’sundaki yorgunluğu atması mümkün olmadı. TdF’da düşüp dizini sakatlaması bence ayrıntı olarak kaldı. Sırtında Giro’nun yüküyle Galibier’i çıkamadı Silahşör. Yine de Col du Telegraphe yokuşunda ve son TT etabında gerçek bir şampiyon gibi “kılıcıyla ölmeyi seçtiği” için kendisine bir sporsever olarak minnettarım.








  • Schleckler konusundaki fikrim ince bir gül değil, oldukça karışmış bir sarmaşık maalesef. Rahat ve varlıklı bir ortamda büyümüş olmaları mı bilmiyorum ama özelikle Andy’de eksik bir şeyler var. Tüm şampiyonlarda olmazsa olmaz olan o “killer instinct” sanki kendisinde yok veya tam değil. Halinden hep memnun gözüküyor ama Büyük Turlar’da sürekli ikinci olan biri halinden bu derece memnun olmamalı sanki. Biteviye “bu sıpanın zamana karşı disiplini çalışması lazım!!” demeyeceğim, usandım çünkü. Sadece şunu anımsatmak istiyorum: Performans sanatlarında ve sporda (buna motorsporları da dahil) “en iyi” olabilmek için 100 birim performans gerektiğini varsayalım. Konusunda çok yetenekli bir insan/organizasyon (piyanist, atlet, bisikletçi, futbolcu, F1 takımı), belli bir sistem içinde çalışarak, hemen hemen doğrusal bir


Performans = f(Emek) = k . Emek


denklemine göre performansını yükseltir. Ama bu formülle ulaşılabilen seviyenin bir üst sınırı var. Genelde bu sınır 95’dir. Şampiyon olmak için gereken son 5 birimlik sıçramayı yapabilmek çok daha zor. Bu son 5 birimi elde etmek için çok daha fazla çalışmak gerekiyor. Matematikçi değilim ama belki şöyle bir şey olabilir:



Performans = f(Emek) = k.l.m . Emek/n


Yani emeği ikiye, üçe, dörde katlamak gerekirken bir yandan da denkleme farklı parametreler ekleniyor (medya/toplum baskısı, takım/organizasyon düzeni, özel diyet, tıbbi destek, özel ekipman, vs.). Bunu da başarmadan “en iyi” olmak imkansız. Andy ve abisi bugün bile balık tutmaktan bahsediyorlar. Halbuki geçen TdF performanslarını analiz edip, eksikleri gidermek için neler yapabileceklerini konuşuyor olmaları gerek. Başta Malcolm Gladwell olmak üzere bu konuda yazan kişilerin makalelerini birileri onlara gösterir umarım. Andy Schleck bize Col d’Izoard yokuşunda başlayan 62 km’lik müthiş bir resital sundu. Gecenin bir yarısı TV‘de seyrederken nefesim kesildi gerçekten. Ama yetmedi işte! Elinden gelenin hepsi buysa diyecek bir şeyim yok. Ama onun daha iyisini başarabileceğine inanıyorum ve bunu görmek istiyorum.













  • Thomas Voeckler için “yıllanmış şarap” klişesine sığındığım için mazur görün. Ama cuk oturuyor. 2004’de tüm Fransa’yı kendine hayran ederken iyi bir sepajdan gelen yeni şişelenmiş genç bir şarap gibi bukesi biraz dağınık ve biraz asidikti. Zaman ona denge ve tecrübe sağladı. Meşe fıçılarda dinlenmiş, içinde saklı tatları ortaya çıkmış 2011 Chateau-Saint-Thomas de Voeckler ağırbaşlı, tadını nasıl sunacağını bilen harika bir kırmızıya dönüştü. Cesareti yanında artık vücudunu ve kuvvetini çok iyi tanıması sayesinde iki hafta Sarı Mayo’yu şerefle taşıdı. Elbette Europcar’ın ve Pierre Rolland’ın desteğini de anımsamak gerek. Voeckler belki Sarı Mayo’yu tesadüfen giydi ama gerçekten hakkını verdi. Tek hatası Contador’u tek başına kovalamaya çalışmasıydı. Son derece gereksiz, işe yaramayacağı baştan belli bu hamle ona Paris’te çıkacağı podyum şansını kaybettirdi. Ama savaşarak kaybeden vatandaşlarına bayılan Fransızlar için yeniden ve daha büyük bir kahraman haline geldi.






  • Thor Hushovd’un harika bir yarış çıkarması da aklımda kalan bir başka olumlu şey oldu. Thor Dünya Şampiyonu formasına uzun yıllar sonra etap kazandırdı ve bir haftaya yakın süre de Sarı Mayo’yu giydi. En büyük amacı olan P-R’yi hala kazanmış değil ama bu yarıştaki performansı Gökkuşağı Mayo’nun saygınlığını iyice yükseltti.


  • Keza Philippe Gilbert de yarışa çok farklı bir renk kattı bu sene. Bisiklet yarışlarının bir başka tuhaflığı da şu: Bir yarışın/etabın favori gösterilen sporcusu çoğunlukla o etabı kazanamaz (sprint etapları hariç). Okyucu doğal olarak “E o zaman neden favori gösterilir ki?” diye sorabilir. Bir sporcunun form seviyesi, yarış parkurunun onun kuvvetli yönlerine uygunluğu, o yarışı kazanma isteği gibi faktörler bir/birkaç favorinin yarış öncesi ortaya çıkmasına neden olur. Ama ne kadar güçlü favori olursanız olun, 200 kişinin katıldığı bir yarışı kazanma olasılığı zaten düşüktür. Yol yarışları sürpriz kaçışlara, sürpriz ataklara dayanır. Favoriler diğer takımlar tarafından sürekli marke edilirler ve yarışı/etabı kazanmaları çok zorlaşır (bunun istisna yarışı P-R’dir, genelde en güçlü sporcu kazanır ama 2011’de Cancellara’ya nasıl kaybettirildiğini gördük). Bu tuhaf kuralı yıkan günümüzdeki adam Philippe Gilbert’dir. Hangi yarışta favori gösterilirse kazanıyor. Kimse onu önleyemiyor. Gilbert’in son San Sebastian zaferinden sonra David Millar’ın tweetini mealen hatırlatayım: “Nerede ve ne zaman atak yapacağını söylemişti. Tam dediği yerde de kaçtı. Ona rağmen arkasından gidemedim” TdF’da ben dahil yedi düvel onun ilk etabı kazanacağını yazmıştık. Kimse onu engelleyemedi ve etabı aldı. Ayrıca yarış boyunca tüm mayoları giydi ve Yeşil Klasman mücadelesinin de sonuna kadar içinde oldu. Gilbert bu yıl bize Türkçe’de tam karşılığı olmayan “panache” kelimesini öğretti: “Güçlü, gözüpek ve kendinden emin olma halinin gösterişli ifadesi”. Onu seyrettiğimiz için çok şanslıyız.






  • Herşeye karşın, post- Lance dönemde Fransa Turları’nın çok daha heyecanlı geçtiğini kabul etmemiz gerek. Yarışı tamamen domine eden bir takımın olmayışı, her etapta pelotonu kontrol ederek sürprizlere izin vermeyen bir US Postal/Discovery’nin yokluğu yarışı daha açık hale getiriyor. Contador hariç diğer tüm favorilerin zaaflarının oluşu, fiziksel kapasitelerinin birbirine çok yakın olması, gün gün bizi TV’nin önüne yapıştıran etkenleri oldu.


  • Şimdi geriye bakarak söyleyebileceğimiz bir başka yargı da bu seneki etap parkurlarının akılıca hazırlandığıdır. Normalde esneyerek geçirdiğimiz ilk hafta neredeyse yarışın en heyecanlı bölümüydü. Düz etapların bile çoğunlukla yokuşla bitmesi yarışı canlandırdı. İlk hafta Cavendish’i değil, Gilbert, Hushovd ve Evans’ı konuşmuş olmamız bunu bize doğruluyor. Beklenmedik şeyler oldu ve sporda beklenmedik şeyler ta Roma’daki Coliseum’dan beri seyir zevkini artıra gelmişlerdir.


  • Kazalar her zamankinden çok değildi bence. Özellikle ilk hafta daha sakin geçti denebilir. Sprint finişlerin az olması değişik takımların trenlerini yarışın son bölümlerinde daha az karşı karşıya getirdi. Yer kapma savaşları daha yumuşak geçti. Ama az sayıda kazanın sonuçları daha acılı oldu. Wiggins, vdBroeck, Klöden, Brajkovic, Horner, Vinokurov gibi yarışa ümitli gelenler asfaltın tadını almak bir yana yarış dışı kaldılar. Bu durum belki de çok daha ilginç ve çekişmeli geçecek Sarı Mayo mücadelesinin 3-4 kişi arasında kalmasına yol açtı.






  • Bu noktada Johnny Hoogerland’i anmamak haksızlık olur. France 2 TV’sinin arabalarından birinin anlamsızca hamlesi sonucu 50 km/h hızla dikenli tellere uçan Hoogerland, sonrasında gösterdiği azim ve dayanıklılıkla hepimizin hayranlığını ve saygısını kazandı. Vücuduna atılmış 33 dikişe karşın Paris’e kadar yarışı sürdüren Hollandalı, ne olursa olsun yarışı bitirme gereğini, tüm profesyonel bisikletçilerin, o incecik vücutlarına karşın belki de yeryüzündeki en “Sert Herifler” olduklarını anlamamızı sağladı. Yarış seyrederken, düşen sporcuların yaralarına bile bakmadan bisikletlerine saldırıp hemen yola koyulmaya çalışmalarını gördüğünüzde, her faulde iki dakika yerde kıvranan milyonluk eşekleri bir hatırlayın.


Yeni bir yarış, yeni bir heyecan demek. La Vuelta elbette Tour de France kadar iddialı ve gergin geçmeyecek. Etaplar biraz daha kısa, kalabalıklar biraz daha seyrek, sporcular biraz daha rahat olacak. Ama Benidorm’dan Madrit’e varana kadar yol bisikletinin keyfini sürecek her şeyi orada da bulacağız. Hem 30 küsur sene sonra yarış ilk defa bask topraklarından da geçecek. Bekle beni Bilbao, yettim!!

30 Haziran 2011 Perşembe

Kara Şövalye ve Bir Av Kazası

Because [Dark Knight] is the hero that Gotham deserves, but not the one it needs right now...and so we'll hunt him...because he can take it...because he's not a hero.....*

(*) Çünkü [Kara Şövalye] Gotham’a yaraşır bir kahraman, ama şu anda [ona] ihtiyaç yok… Onun peşine düşeceğiz, çünkü o bununla başa çıkabilir… çünkü o bir kahraman değil

Batman-Dark Knight filminden bir dialog





Sinema meraklısı oğlumun aktardığı bu diyalog, Contador ve Fransa Turu’na cuk oturuyor. Alberto Contador, Fransa Turu’na yaraşır, lakin bu sene için kendisine ihtiyaç duyulmayan bir kahraman. O olmasaydı harika bir yarış izleyecektik (2011 Giro da aynı kadere mahkum oldu). 189 sporcu onu kovalayacak ama o bu baskıyla başa çıkabiliyor. Üstelik sürmekte olan doping soruşturması nedeniyle de artık bir kahraman değil…

Contador benim seyrettiğim, (belki de Merckx’den bu yana yetişmiş) en müthiş etap yarışçısı. Olağanüstü yeteneği, ihtirası ve kazanma hırsıyla hedeflediği yarışları kaybetmiyor. 2 ay önce, katılması beklenmeyen yarışta, tarihin en zor Giro parkurunu o kadar kolay kazandı ki, Nibali ve Scarponi stajyer gibi gözüktüler. Eski takım arkadaşına etap kazandırdı, beğenmediği parkuru değiştirtti, Zomegnan’ı işinden etti . Duyumlara göre vejeteryen da olmuş. Clenbuterol‘lü Bask ineği yüzünden hayvancılığa bile el atacak neredeyse…

2 ay sonra durumda bir değişiklik yok. Müthiş tırmanma yeteneği ve arka arkaya tempo değiştirebilen fiziksel yapısı onu, yine katılmayacağı beklenen bu Tour’un tek favorisi yapıyor. Neredeyse Saxo Bank’daki 8 domestiğini umursamadan yazacağız. O derece güçlü. İtalya Turu’nun yorgunluğunu üstünden atması uzun sürdü ama İspanya Şampiyonası’nda yol yarışında 2., ITT’de 3. olarak formunu yükseltmeye başladı. Zaten çok çabuk forma giren bir fiziği var.. Açık kapı bırakacağımız “saman nezlesi, alerji” gibi bahaneler de yok yaz ortası. P-N 2008’de açlık kriziyle kaybettiği etap/GK dışında bir başarısızlığını hatırlamıyoruz. Kaza geçirmez, dağda zinciri atmaz (!) ya da bir av kazasına kurban gitmezse (bkz. Andy Schleck maddesi) Kara Şövalye dördüncü kez Fransa Turu şampiyonu olur.


Andy “Poupou” Schleck* (Leopard-Trek): Ne güzel olacaktı halbuki… Bask Ülkesi’nin otlaklarında beslenmiş Sarı Kız’ın bonfilesi sayesinde Contador ceza alacak, Lüksemburglu çocuk hem 2010 hem 2011 Fransa Turu şampiyonu olacaktı… Aslında CAS’ın kararına göre hala olabilir ama Oscar Pereiro’nun kariyeri mahvoldu yolda kazanmadığı Fransa Turu mahkeme sonrası ona verilince. Andy bunu istemez.

Sarı bisiklet geçen sene uğur getirmedi Poupou'ya

Andy Schleck son yıllarda Alberto’yla başa çıkabilen tek yokuşçu. Kışları avlanmaya ayırdığı vakti TT çalışmaya verse bu iş olacak gibi. Bu sene az yarıştı. L-B-L’de üçüncü oldu, Giro’ya katılmadı (ki ilk Giro’sunda 2. gelmişti). Bahar Klasikler’nde Gilbert’den yediği tokattan sonra TdSuisse’e kadar ortada gözükmedi ama hiç de parlak bir performans göstermedi İsviçre’de. Evet, o yarışta formunun zirvesinde olması beklenmiyordu ama daha istikrarlı bir yarış çıkarmalıydı (hakkını yemeyelim Yokuş Klasmanı’nı kazandı). Ama o Puanlı mayo istemiyor Fransa’da.

2010 Fransa Turu (Tourmalet bayırı)

Ama belki de bir Süpermen değildir Andy. Çok yetenekli fakat hepimiz gibi zayıflıkları olan, ara ara iradesini kaybeden, çelik disiplini delinen biridir, kim bilir? Öylelerimiz de belli bir yaşam kalitesini tutturabiliyoruz. Eğer Andy Schleck balık tutmanın huzuru ve mutluluğunu Champs Elysées’deki birincilik kürsüsüne değişebilen biriyse ona saygım daha da büyür. Ama değilse, içinde Sarı Mayo ihtirası alev alev yanıyorsa, bunu da göstermesi gerek. Ve bu sene de ikinci olursa Contador’la kışın bir av partisi düzenlemekten başka çare kalmayacak gibi gözüküyor. Suçu Frank üstlenir, o hapisteyken ailesine Poupou bakar. Şampiyonların kaderi bu…

(*)Poupou: “Pupu” okunur, Yaroslav Popoviç’le karıştırmayalım lütfen…


Cadel Mur de Huy'de

Cadel Evans (BMC):
Bize “kan, ter ve gözyaşı”ndan başka bir şey vaat etmiyor. Yokuşlardaki perişan halini sevmeye bile başladık. Bu sene az yarıştı, taze kaldı, sonuçlarını da aldı. 2011’deki dereceleri göz kamaştırıyor (Tirreno Adriatico ve Romandie’de şampiyon, Dauphiné’de 2.). Sağa sola devrilerek, düşük kadans tempolu tırmanışıyla mücadeleden hiç vazgeçmiyor ama bizi ikna da etmiyor. Bahis firmaları 1/27 veriyorlar ANZAC zaferine. Oynayan biri olsam ona basardım paraları. Kazanması mümkün ama asıl iddaa oranı süper!


Ivan Basso (Liquigas):
Mesleki deformasyondan ötürü İtalyanlar’la aşk/nefret ilişkisi geliştirdim şu 12 yılda. Basso da bundan payını alıyor. Ona umut bağladım, hayran oldum, çok kızdım, bağışladım, takdir ettim. Giro’da Nibali’ye attığı (hadi “atmak zorunda kaldığı” olsun) kazık hala içimde. Etna’da antrenmanda düşüp hazırlıkları aksadığında “ilahi adalet” dedim. ITT’lerde eski ışığını göremiyoruz uzun süredir. Kazadan dolayı aksayan planları sonucu Dauphiné’de hiç hazır değildi. Son 20 günde formunu artırıp, Tour’un ilk haftasında yarış kondüsyonuna ulaşmayı umuyor. Sonra? Contador düşecek, Poupou balığa çıkacak, Basso şampiyon olacak…


Bradley Wiggins (Sky Team):Birkaç tane daha İngiliz kaynak okusam Wiggo’yu şampiyon ilan edeceğim. İngiliz basını bizimkine rahmet okutur valla (en azından bisiklet yazmıyor bizimkiler). Wiggins pistten geliyor, TdF 2009’da hasbelkader 4. oldu ama okuduklarımıza bakacak olsak, güneş batmayan imparatorluğa ilk şampiyonluğu getirecek. Adnan Polat da GS’ı Avrupa Ligi şampiyonu yapacaktı geçen sezon di mi?

Wiggins hayatının en iyi form düzeyine ulaştı. Dauphiné TT’lerinde çok iyiydi, yokuşlarda da zaman kaybetmedi ve GK şampiyonu oldu. Birayı azaltmış, kendini Sky’ın ilk senesindeki gibi performans stresine de sokmuyor. Haziran ortası formunun zirveye çıktığını ve bunu Temmuz sonuna kadar sürdüremeyeceğini düşünüyordum ama geçen hafta İngiltere yol/ITT şampiyonu olduğunu düşünürsek hala iyi durumda demektir (yarışta beyaz forması sayesinde hemen tanıyacağız). Uygulaması gereken formül aynı: Dağlarda kaybettiğin zamanı TT’lerde telafi et, Andy’e “İngiltere’de Nehir Balıkçılığı” kitabı hediye et ve ilk üçe girmeye çalış.

Bradley Wiggins Criterium du Dauphiné podyumunda Sarı Mayo ile

Dörtlü Çete (RadioShack): Klödi, Levi, Jani ve Horny (pardon Horner). Neymiş efem taktikleri? İlk dağ etabında bu arkadaşlardan hangisi gücünü gösterirse takım onun için çalışacakmış. Bruyneel üç yıl önce Contador yerine 37 yaşında bir Teksaslı’yı seçtiğinde zihinsel melekelerinden şüphelenmeliydik zaten. Dört lider taktiği Fransa Turu’nun 98 yıllık tarihinde yok (en fazla 2: Hinault & Lemond, onu da vurdular sonra). Ben çetenin elemanı olsam, yarışın ilk haftasına maksimum formla gelirim, Super Besse etabını kazanıp ve son 10 gün takım bana çalışırken formumu korumak için Bask bonfilesi ararım.

Eski Dörtlü Çete Üyeleri

İşin kötüsü Klöden, Leipheimer ve Horner harika bir yıl geçirdiler. Klödi sezon başından beri muhteşem TT koşuyor, Bask Turu’nu kazandı, P-N’de 2. oldu. Yazının icadından önce Fransa Turu’nda podyuma çıktığı söyleniyor ama kaynak bulunamıyor. 36 yaşının baharında. Bir U-Boat gibi sessiz ve derinden gidiyor. Bizi çok şaşırtabilir…

Levi Leipheimer, Klöden’den iki yaş daha büyük. Td Suisse’i son günkü harika ITT performansıyla kazandı, Kaliforniya Turu’nda Horner’in arkasında ikinci oldu. Fransa Turu’nda podyumu var, ama şu gezegende zamana sadece Ajda Pekkan direnebiliyor…

Chris Horner daha da yaşlı!!! Tevellüt 23 Ekim 1971, fakat kariyerinin en iyi sezonunu yaşıyor. Coca Cola, pizza ve çikolatayı azaltıp 5 kg verince Katalunya Turu’nda 4., Bask Turu’nda 2. oldu. Geçen sene TdF’da düşen Lance için çalışırken kaybettiği zamana rağmen GK’da 10. oldu. Mayıs ayında Kaliforniya Turu’nu nefis kazandı ve “Beni yokuşlarda Contador’dan başkası geçemez” diye meydan okudu. Daha beş yıl yarışmayı düşünüyor. Sonra Ajda’yla beraber anti-ageing işine girecekler. Chris Horner bu, her şey beklenir.


Janez Brajkovic ise üç haftayı tolere edip edemediğini artık kanıtlamak zorunda. Şimdiye kadar iki denemesi pek başarılı olmadı. Çıkaramayabilir, gocunacak bir şey yok bunda. Bu haliyle bile haftalık her yarışta şampiyonluğa oynayabilir. Kariyerini o yönde şekillendirebilir. Ama Ikarus gibi o da ışığı, güneşi istiyor. Ucunda yanmak olsa bile…


Benelux Tayfası: Önce Robert Gesink (Rabobank). 2010 Fransa Turu altıncısı. Bu sene Umman Turu’nu kazandı, Tirreno’da ikinci, Bask Turu’nda dördüncü oldu. Daha 25 yaşını yeni bitirdi. Bisikletçi fiziği hala gelişiyor. ITT çalışmalarına ağırlık vererek bu konuda da kendisini geliştiriyor, Rabobank çok iyi bir takımla geliyor. Mollema, tenDam ve Barredo ona destek olacaklar. Kaza bela yaşamazsa (ki biraz sakar bir oğlan) ilk 5 normal. Yanında hediyesi Beyaz Mayo olacak.

Benelux'ün LUX kısmını yukarıda ele aldık aslında. Ama Andy'e o kadar yer ayırdık, Frank Schleck'den de bahsedelim... Frank kardeşi kadar yetenekli değil...Hep öyle olur zaten. Abi disiplinli ama kapasitesi sınırlı, kardeş ise zeki ve tembel... Frank kardeşi L-B-L kazanınca sevinçten hüngür hüngür ağlayan bir ağabey. Andy tüm kibritlerini yakana kadar en büyük destekçisi olacak.
Frank Schleck ve Robert Gesink


Jürgen van den Broeck (Omega Pharma-Lotto). 1.86mt/69 kg. Kapalı kutu, web sitesi bile daha yayında değil. Az konuşuyor, Felemenkçe olduğundan da anlamıyoruz. 2001 ITT Gençler Dünya Şampiyonu… Zamanla etap yarışçılığı ve yokuş çıkma yeteneklerini artırdı. 2010TdF’da beşinci olunca genel klasmanda son 25 yılın en başarılı Belçikalısı oldu. Bu sene P-N’i saymazsak iyi yarışlar çıkardı. Dauphiné prologu kazandı, GK’da dördüncü oldu. Omega Pharma ilk hafta Gilbert için çalışacak ama Belçika takımlarında yokuşçu olmak çölde kutup ayısı olmak gibi bir şey. O alışkın…




Samuel Sanchez (Euskaltel-Euskadi): Geçen sene Fransa Turu’nu 4. bitiren adamı buraya yazmayacak mıyız yani? Samuel’i biz uçar gibi yokuş inerken sevdik. Takımını, rengini, kuruluş felsefesini, temsil ettiği halkı sevdik. 33 yaşında Fransa Turu kazanma ihtimalini sevdik. Ama Sanchez ve Euskaltel zamana karşı etaplarda çok zaman kaybediyorlar. Ancak ilk 10 mümkün (geçen sene TTT yoktu)

Şanzelize Tour Korosu: 198 sporcuyu tek tek yazamayacağımıza göre, geri kalan genel klasman ümitvarlarını birer cümleyle geçelim:
  • Damiano Cunego (Lampre-ISD):Büyük bir kayayı sürekli olarak dağın tepesine taşıyıp geri düşüren gerzek kimdir?
a) Sisyphos b) Cunego c) Prof. A. Demir d) Hepsi
  • A.Vinokurov (Astana): Etap cazibesi genel klasmanı gölgeleyecek ve yaşlı kurt bu uğurda kendini heba edecek. Babası da içkiyi bırakmış bu arada…

  • R.Kreuziger (Astana): Giro’yu kazanmaya gidip, eli boş dönen bir genç, Fransa’da bir eski dopingciye domestik görevi yaparken Beyaz Mayo’nun hayalini kurar… Olaylar gelişir

  • Tony Martin (HTC-High Road): Saate karşıda çok usta ama hep dağ etaplarından birinde yerçekimine yeniliyor.

  • Peter Velits (HTC-High Road): Geçen sene Vuelta’yı üçüncü bitirdi ama bu sene oldukça alçak bir profil çiziyor. Motivasyonunu kaybetmezse son ITT’de klasmanda ilk 20 arayacak. Umudu Kadir İnanır’ın sms’lerinde.

  • Rein Taaramae (Cofidis): P-N’de 4, Dauphiné’de 45. oldu, Estonyalı sıcağa gelemiyor mu acaba? Çöldeki Kutup Ayısı –II-

  • David Arroyo (Movistar): Bir yıl önce Giro’yu ikinci bitirmiş bir güzel insanı buraya yazmamak olmaz. Yoksa olur mu? Olur sanırım…
198 sporcunun hepsinin 25 Temmuz'da sağ salim ailelerine kavuşması dileğiyle...


Not: Aslında bir de Puanlı – Yeşil - Beyaz Mayo risalesi lazım ama yazana kadar Tur başlayacak. Arada dedikodusunu yaparız.