6 Nisan 2012 Cuma

Paris-Roubaix... Kısa Kısa...



Sanırım bu defa yarıştan önce yazmayı becereceğim ama Paris-Roubaix (P-R) güzellemesi olmayacak. O kadar zaman yok. Yani vardı da sallandım çoğu zaman olduğu gibi. Kısa kısa notlarla yarışın mana ve ehemmiyetini, bilinen ve bilinmeyen bazı yönlerini aktarmaya çalışmak en doğrusu olacak.

P-R’nin ilk koşulduğu yıl olan 1896, tarihte de bisiklet yarışı çılgınlığının başladığı yıllar. O dönemde, Fransa ve ABD başta olmak üzere, bir çok ülkede (Selanik ve İzmir gibi Osmanlı şehirleri de dahil) bisiklet yarışları halkın en sevdiği eğlence yollarından birisi. Roubaix eşrafından iki tekstilci de, halktaki bu ilgiyi paraya dönüştürmenin yolu olarak bir velodrom inşa etmeyi düşünürler. Günümüzde futbol bile bu kadar popüler bir spor değil. Hangi işadamı para kazanmak için stadyum inşa etmeyi düşünür ki? 1890’larda bisiklet sporunun nasıl bir çılgınlık olduğunu anlamak açısından ilginç bir nokta olduğunu düşünüyorum.

İşte bu iki girişimci, 1895’de açtıkları velodroma dikkat çekmek için, orada bitecek bir yarış düzenlemeye karar verirler. Yarışın başlangıç yeri de elbette Paris olmalıdır. Hikaye böyle başlar ve iki Dünya Savaşı hariç hiç kesilmez. Yarışın takma adı da, Harb-i Umumi’nin ağır çarpışmalarının yaşandığı yerlerden geçen parkurda, mücadeleyi izleyen gazetecilerin, savaştan mahvolmuş topraklar karşısındaki tepkilerinden geliyor. Kuzey Cehennemi, “L’Enfer du Nord”.

P-R geleneksel olarak Katolik Paskalya Yortusu’nda koşulur. Yortu, Hz. İsa’nın, çarmıha gerildikten sonraki 3. günde dirilişinin yıldönümü olarak kutlanıyor. Tüm dinlere eşit mesafede kalarak, bahar gündönümünden sonraki ilk dolunayın, tek tanrılı dinlerden de önce kutlandığını hatırlatayım. Katolik kilisesinin pagan bayramları bu şekilde “içselleştirmesi”, kerli ferli valilerimizin bir gün apar topar Nevruz kutlamaya başlamalarını hatırlatıyor bana. Lacileri çekip, kameralar önünde ateşin üstünden beceriksizce atlayan bürokrat ve siyasetçilerimize, Roma Kilisesi’nin uyanıklığından daha az gülümsemiyorum.


Yarışın bugün biteceği velodrom, 1895’de inşa edilen değil. Bu, 1930’larda yeniden yapılmış. Meşhur duşları da, büyük geleneğin parçası olarak, yarışı bitirenlere temizlenme, arınma ve yeniden insana benzeme şansı sunuyor. Halen, bu açık pistin hemen yanında yeni ve modern bir kapalı velodrom inşa ediliyor. Roubaix’de bir pist dünya şampiyonası seyretmek çok hoş olacak, eminim.

Her bir kabinde kazananların isimleri çakılı

Yarışın adı “Paris-Roubaix” ama start 1967’den beri Paris’in doğusundaki Compiegne kentinden veriliyor. Mesafe 257.5 km. Parkurda kayda değer bir yokuş yok. Pavé üstünde geçilecek toplam mesafe ise 50 km kadar. Toplam 28 pavé bölüm var (27’si numaralnmış, neden bulamadım, var bir hinlik). Bunların içinde en meşhurları Trouée d’Arenberg (172. km), Mons-en-Pévele (208.5. km) ve Carrefour de l’Arbre (240.5. km).

Her seçimin kendine göre riski var

Kuzey Fransa, kömür madenleri ve buna bağlı çelik sanayi sayesinde bir dönem çok zengin olmuş ama sonradan bu sektörlerin karlılığını kaybetmesiyle sıkıntıya düşmüş bir bölge. Birçok madencinin, zor çalışma şartlarından kurtulmak için bisiklet sporuna bel bağladığı bilinir. Bunlardan biri de Polonya asıllı Jean Stablinski (aslen Stablewski). 1960’ların önemli bisikletçilerinden olan Stablinski P-R’yi hiç kazanmamasına rağmen, bir dönem çalıştığı kömür madenlerinin üstündeki yolu hatırlayıp parkura eklenmesini önermiş (1967). Bu sayede, Trouée d’Arenberg bugün P-R yarışının en heyecanlı ve kırıcı pavé bölümlerden biri oldu. Yeraltındaki galeriler yüzünden, toprak hareketleri sonucu bozulan yol nedeniyle Arenberg 2005’de parkurdan çıkarıldı, yapılan tamirattan sonra, ertesi yıl tekrar dahil edildi.

Arenberg'de maden ocaklarına inen şaft asansörü

“Pavé”için bulabildiğimiz karşılıklar “parke taş” ve ”arnavut kaldırımı” sözleri. Yeterli değil ama eski İstanbul sokaklarında gördüğümüz üstü bombeli arnavut kaldırımı taşların irilerinden bahsediyoruz. Flamanlar bu taşlara “kinderkoppen” diyorlar, yani “çocuk kafası/kellesi”. Bir Fransız yarışı olmasına karşın, yarın ekranlarda Flaman bayraklarını daha çok göreceksiniz. Fransızlar “Le Tour de France”ı asıl milli yarış olarak telakki ettiklerinden, P-R çok sevilmesine karşın, De Ronde’nin yarattığı duygusal güce sahip değil Frenkler üstünde. Hatta biraz ileri giderek, Flamanlar’ın yarışı daha çok sevdiklerini bile söyleyebiliriz. Hoş Flamanlar hangi bisiklet yarışını sevmiyorlar ki?

Taş deyip geçmemek gerek. P-R’nin parke taşlarını korumak, tamir etmek ve yenilemek için Paris Roubaix Dostları diye bir dernek var. Gönüllüler, yıl boyunca çeşitli sektörlerdeki bozulan kısımları aslına en yakın biçimde onarıyorlar. Tüm dünyadan yarışın sevdalıları da derneğe para yardımında bulunuyorlar.

Bunlar yine insaflı taşlar!!

Yol bisikleti, kaymak gibi bir asfaltta binildiğinde bile pek konforlu bir taşıt değildir. Hal böyleyken, onlarca yıl önce döşenmiş, Chris Horner’in deyişiyle “helikopterden fırlatılmış gibi ” duran, aralıklı dizilmiş taşların üstünden yol bisikletiyle geçmek son derece rahatsız edici. Kompresörlü matkap benzetmesi çok yapılıyor. Yaklaşık 40-45 km/h süratle geçilen bu pavé bölümlerde sporcu ve bisikletin maruz kaldığı darbelerin etkisi bisikletlerde bir kısım değişiklikler yapılmasını zorunlu kılıyor.

Öncelikle sürüşün daha stabil olması için ön-arka aks mesafesi daha uzun bisikletler kullanılıyor. Bisiklet ne kadar uzunsa o kadar dengeli oluyor. Yağmurlu havalarda parkurun pavé bölümleri bir anda çamura dönüşüyor. Çamurun jant ve kadro arasına dolup bisikleti bloke etmemesi için jant-kadro-fren arası mesafeler normalden geniş tutuluyor.

Yol yarışlarında 23mm genişliğinde lastikler kullanılırken P-R’de daha çok da 27-28mm’lik lastikler düşük hava basılarak kullanılıyor. Bunun nedeni de hem yola tutunma hem de konforun artırılmak istenmesi. Yarışta kullanılan lastikleri janta yapıştırma işlemi çok incelikli bir iş ve soigneurler arasında bir meslek sırrı olarak kabul ediliyor. Jant ve lastiğin, özel bir yapıştırıcıyla birbirine tutturulduktan sonra 6 ay kadar nemli ve karanlık mahzenlerde bekletilerek sertleştirildiği anlatılır.

Gidona çift kat bant sarılarak (çoğunlukla jelli bant) vücuda yansıyan vibrasyonun bir kısmının emilmesine çalışılır. Çoğu sporcu, pavé sektörden geçerken gidonu barlardan kavrar. Fren yaparken boynuzlara geçmek zorunda kalmamaları için bazı bisikletlerde barın altına da fren kolu yerleştirilir. Birçok yarışçı eldivenlerin içine bir kat da bez sararak berelenmeyi en aza indirmeye çalışırlar. Yine de yarıştan sonra sporcuların el ve kollarındaki ağrıların geçmesinin bir hafta kadar sürdüğünü belirteyim.

Dağ bisikletleri piyasaya çıktıktan sonra, amortisörlü bisikletlerin, P-R’nin zorlu parkurunda işe yarayacağı düşünüldü. İlk uygulama Greg Lemond ve Gilbert Duclos-Lasalle’in ön süspansiyonlu bisikletleri oldu. İlk sene olmasa da Duclos-Lasalle 1992 ve 1993’de bu tip bir bisikletle yarışı kazanmayı başardı. Bu başarıdan etkilenen Bianchi, 1994’de Johan Museeuw’a çift amortisörlü bir bisiklet üretti. Museeuw başarılı olamadı ama süspansiyon yüzünden değil, lastiği patladığı için. Ancak soruna amortisörlerin neden olduğunun düşünülmesi, uzun yıllar süspansiyonlu bisikletlerin P-R’de yer almasını önledi (1994’de Andrei Tchmil zaferi yine ön amortisörlü bir bisikletle kazanmasına rağmen).

Bağlantı
Johan Museeuw'un 1994 ful süspansiyon Bianchi'si

Benim bildiğim son süspansiyon denemesi 2005’de George Hincapie ve arkadaşlarının kullandığı Trek oldu. Üst çeki borularının hemen öncesine körüğe benzer bir elastomer koyarak darbelerin emilmesini sağlayan sistem maalesef Big George’a zaferi getirmedi.

Ekimov'un 2005 Trek'i (arka frenin hemen önündeki siyah parça)

Zamanla ilerleyen karbon elyaf yatırma ve kalıp teknolojisi, artık amortisöre gerek kalmadan darbelerin çoğunu emebilen bisikletler üretilmesini sağlayabiliyor. Kadro geometrisiyle oynayarak, ayrıca üst çeki boruları ve sele borusunun esnemesini sağlayarak da bisikletçilere mümkün olduğunca konforlu(!) bir sürüş sağlanabiliyor.

Specialized’in Roubaix modeliyle 2008, 2009 ve 2010’da P-R zaferi kazanması (2x Boonen, 1xCancellara), yol bisikleti pazarında uzun yol/mukavemet segmenti yarattı. Bu sene yarışa katılacak takımların bazıları kros bisikletleri, diğerleri de bu yeni segment bisikletlerle yarışacaklar. Bunlara birkaç örnek:
  • Française des Jeux: Lapierre Sensium (Xellium yerine)
  • Astana/OMQS/Saxo Bank: Specialized Roubaix SL3/SL4 (normalde Tarmac)
  • Lotto Belisol: Ridley Helium (Noah yerine)
  • Europcar: Colnago Cross Prestige (kros modeli - normalde C-59)
  • Rabobank: Giant Defy Advance SL (normalde TCR Adv. SL)
  • Katusha: Canyon Ultimate (aluminyum kadro)
  • Garmin Barracuda: Cervélo R3 (normalde S2/S5)
  • Radio Shack Nissan Trek: Trek Domane (Trek Madone)
  • BMC: Gran Fondo GF1 (Team Machine SLR 01)
Favorileri sadece isim olarak sayayım: Cancellara’nın yokluğunda Tom Boonen ucuz kuponlarda tek geçilebilir. Tommeke müthiş formda ve bugün kazanırsa De Ronde ve P-R’de 7 zafer kazanmış olarak tarihe geçecek. Onun arkasına, çok formda olmamasına karşın zaferi çok isteyen Thor Hushovd’u yazmak gerek. BMC sezona felaket başladı, Hushovd bunu değiştirebilir. Ayrıca Vansummeren/Vanmarcke ekürisi ve Juan Antonio Flecha (artık bu sene inşallah!) da adı anılması gereken isimler.

BMC takımı Arenberg'de antrenmanda

Son notum 111 sırt numaralı Frederic Guesdon için. P-R 1997 şampiyonu Fransız sporcu yarın emekli oluyor. Sadece bu yarışa bir kez daha katılabilmek için FdJ ile 4 aylık bir kontrat yapmıştı sezon başında. Ancak 3-4 hafta önce ağır bir kaza geçirdi. Yarışa katılması beklenmiyordu. Guesdon ne yaptı etti formunu bir yere getirmeyi başardı. Belki çok iyi değil ama 40 yaşının baharında sevgili yarışını son bir kez koştukta sonra kaskını duvara asmak da gerçek bisikletçilere yakışan bir yol. Guesdon’a benden selam olsun.

Frederic Guesdon-1997

Bugün için yarışta yağmur olasılığı var. Eğer yağarsa her şey olabilir. Ve harika olur. İyi seyirler..

2 Nisan 2012 Pazartesi

De Ronde 2012 - Ömür Boyu Bedava Bira



Futbolda sürpriz mümkündür, basketbolda ve voleybolda ise bu olasılık daha düşüktür. Genelde güçlü ve favori olan kazanır. Bisiklet yol yarışlarında ise hem favori çok, hem de sürpriz olasılığı yüksek. Dün Ronde van Vlaanderen’de (De Ronde) hem favorinin zaferini, hem de mağlup oluşunu gördük. Ha? Ne? Yaaa, işte bisiklet bunun için güzel… Habire beklemediğin yerden sorar.

Yarışın favorisi (!)

Küresel ısınmayla birlikte Bahar Klasikleri’nin de tadı kaçtı. Hele de Ardenne yarışlarının. Bolca yağmur, çamur, hatta kar görmeyi beklediğimiz Belçika’da, bayağı bir süredir ağız tadıyla bir kötü hava göremiyoruz. Dün, De Ronde başlarken, Brugge’de hava soğuk ama pırıl pırıl, yollarsa kuruydu. Kaçış grubu oluşturma çabaları (ki ayrı ve özel bir yazı konusudur) hemen başladı ama pelotonun uygun bir grup belirlemesi zaman aldı. Sonunda içlerinde Tyler Farrar’ın da olduğu 15 kişilik bir grup izni kaptı ve 85 km civarında farkı 6:00’a kadar çıkardı. Grupta Omega Pharma-Quick Step (OMQS), Radio Shack-Nissan Trek (RSNT) ve BMC’den kimse olmadığı dikkat çekiyordu. Normal şartlarda favorilerin ve büyük takımların birer askerini kaçışa vermesi beklenir ama bu defa, takımlar tüm güçlerini liderleri etrafında tutmayı ve kaçaklarla aradaki farkı kontrol etmeyi tercih ettiler. Ön tarafta tempoyu OPQS, GreenEdge ve Garmin Barracuda grupları tutuyordu. 100 km bitip yeni finiş kasabası Oodenarde’den ilk geçişte fark 5:30’du ve bundan sonra da hep azalarak devam etti.

Brugge Büyük Meydan'da start öncesi

Bu sene parkurdaki en dramatik değişiklik, efsane Muur’ün (Kappelmuur /Geraardsbergen olarak da bilinir) geçilmeyecek olmasıydı. Organizatörler, yarışın Oodenarde çevresinde 3 kere dolaşarak seyircilere daha fazla izleme imkanı sağlamasını tasarlamışlardı. Bu karar büyük rahatsızlık yaratmıştı. Başta Geraardsbergen sakinleri olmak üzere muhafazakar Flaman halkı (ve yancıları bizler) bir senedir söylenip duruyorduk. Dün yayında Dirk Vermeiren’in de anlattığı gibi Geraardsbergen belediye başkanı yarışı izlemeyi reddetmişti. Ama endüstriyel spor artık kaçınılmaz şekilde her yeri işgal ediyor. İzlemesi bedava bir spor olan yol bisikleti bile bundan uzak değil. Bakalım önümüzdeki yıllar bu konuda ne tür gelişmelere gebe.

Değişen parkurda öne çıkan şey, son 70 km’de üç kez geçilecek Oude Kwaremont ve Paterberg yokuşlarıydı. İkisi de pavé, ilki 2200 mt uzunluğunda (ort. %4, max %11.6), diğeri de 360 mt’lik (ort. %12.9, max %20.3) profilleriyle sporcuları zorlayacaklardı. Bu ikilinin ilk geçişlerinden sonra yer alan Koppenberg de sapla samanı ayrıştırmak için iyi bir test olacaktı.

Günün üçüncü tırmanışı olan Mollenberg’den sonra pelotonun hareketlenmesi (Cancellara’nın mekanik sorunu nedeniyle) farkı 3:00’e kadar düşürdü. Koppenberg geçildiğinde kaçakların sayısı dokuza düştü. Fark gittikçe azalmaya başladı. İlk stres testi geçilmiş, yarış “crescendo” moduna geçmeden önce sporcular beslenme bölgesine yaklaşırken rahatlamışlardı. Eurosport anlatım kabininde biz de sakinlemişken bir RSNT yarışçısının düştüğü görüldü. Kamera yaklaştı, şorttaki kırmızı bant gözükünce şanssız ismin Fabian Cancellara olduğu anlaşıldı. Daha yere düşer düşmez kalkıp bisiklete atlamalarına alıştığımız, ağrı eşiği inanılmaz yüksek olan bisikletçiler yerde yatmaya devam edince işin tatsız olduğu anlaşılır.

Spartacus de bir türlü kalkamadı. 10, 15, 30, 60 saniye geçti… Yarışı kazanma şansı yok olmuştu. Toplu bilinç “Haftaya Paris-Roubaix var, kalk be Fabian” dualarıyla şampiyona güç vermeye çalıştı ama üç yerden kırılmış köprücük kemiğiyle ancak hastaneye gitmek mümkün. Son derece gereksiz, anlamsız ve yersiz bir kaza Cancellara’nın bahar kampanyasını bitirmiş oldu. Üzüldük, çok üzüldük ama Freddie’nin dediği gibi “The show must go on!”

Fabian, ah Fabian!!!

Yarışın en büyük favorisi yarış dışı kalınca, gözler yarışın en büyük favorisi olan Tom Boonen’e döndü (bisiklet sporuna, bana böyle saçma cümleler kurma olanağı verdiği için şükranlarımı sunarım). Tommeke 2 yıllık suskunluğun ardından harika bir sezon açılışı geçirmişti. De Ronde’ye 7 birincilikle gelmişti. Hadi Arabistan çöllerindekileri saymayalım ama Paris-Nice’deki etap, E3 Harelbeke ve Ghent-Wevelgem zaferleri Boonen’in formunu ortaya koyuyordu.

Kruisberg yokuşuna gelindiğine (km 210) kaçaklarla fark 1:00’e kadar inmişti. Bu noktada Philippe Gilbert’in peloton önünden bir atak başlattığını gördük. Ona birkaç kişi daha katıldı ama bu hengamede kaçaklar da, Gilbert de yakalandı ve İtalyanların deyimiyle “gruppo compatto” oldu. Peloton bir araya geldi, kaçakların mumu sönmüştü. Sadece FdJ’den David Boucher şöyle bir kaçtı ama biraz sonra o da takım arkadaşları sırtını sıvazlayıp teşekkür edince işinin bitmiş olduğunu anladı.

Chavanel lideri için çalışıyor

Bir büyük kaza da bu arada GreenEdge’den Sebastian Langeveld’in başına geldi. Ön tarafta bir anda yavaşlayıp şişen pelotondan kaçmak isteyen Hollandalı, anayoldan bisiklet yoluna çıktı ama bir seyirciyle çarpışarak çok dramatik şekilde düştü. Bisikletin üstünden o hızda uçunca (yaklaşık 50 km/h) el ve kollar pek bir koruma sağlayamıyor, şairlerimizin çok ihmal ettiği bir güzellik olan köprücük kemiği “çıt” diye kırılıyor.

Oude Kwaremont’un ikinci çıkışında Boonen’in takım arkadaşı Sylvain Chavanel bu defa tempo yapmaya başladı. Chavanel’den nedense (hiçbir nedeni yok) hiç hoşlanmam. Boonen’a kumpas mı yapıyor diye şüphelenirken o işini yapıp pelotonu dağıtıyordu. Artık 20-25 kişilik bir grup kalmıştı. 2. Paterberg’in girişinde, virajı alamayan VanSummeren bariyerlere girip arkayı tıkayınca grup daha da küçüldü.

Yarışın kritik atağı Alessandro Ballan’dan geldi. Ballan gazı açınca, Boonen ve Filippo Pozzato durumdan işkillenip peşine takıldılar. Hepimiz salak salak ekrana bakarken yarış çözülmüştü. Önce Luca Paolini, sonra da Peter Sagan bu üç kaçağı yakalamak için tek başlarına atak yaptılar ama nafile. Üçlü önde beraberce farkı açarken arka tarafta Chavanel ve Greg VanAvermaet grubun önüne geçip tempoyu düşürerek takım arkadaşlarının uzaklaşmasını sağladılar.

Ballan'ın başlattığı son kaçış podyumu belirledi

Ballan, Pozzato, Boonen… Hemen bir ön-analiz yapıldı: Ballan çok iyi bir rouleur ama son sprinti yok, Pozzato’nun son sprinti iyi ama “Gölge” lakabını hak edercesine hep defansif yarışır, Boonen hala iyi bir sprinter ama küçük grup sprintlerinde keleğe gelebiliyor (bkz. Omloop Het Nieuwsblad 2012). Üstelik 2 İtalyan’a karşı 1 Belçikalı. Pozzato ve Ballan bir ittifaka girebilirler. Ama Flaman halkının tüm pozitif enerjisi Boonen’ın arkasında…

Boonen Pozzato'nun önünde yarışı kazanıyor

Ballan sprintine güvenmediğinden son 3-4 km’de birkaç kaçış denemesi yaptı ama Boonen hepsini nötralize etmeyi başardı. Pozzato bekledi, yine bekledi. Belki uzun bir sprint açsaydı kazanabilirdi ama denemedi… Ballan artık son kez atak yaptığında Boonen bu defa kendi sprintiyle onu geçti, Pozzato Tommeke’ye yarım bisiklet boyu kadar yaklaşabildi ama 256.9 km bitmişti.


Yarışın en büyük favorisi hastane yolundayken, yarışın en büyük favorisi podyumda şampanya patlatıyordu. Tom Boonen De Ronde’yi üçüncü kez kazanarak tarihin en büyük klasikçilerinden biri olduğunu ispat ediyor, tüm geçmiş günahlarını affettiriyordu. Bu zafer, tekrar tavana vuran bir şöhret ve çocukların gözünde tekrar kahraman olmak demek. Ha bolca para ve tüm Flaman barlarında ömür boyu bedava bira da cabası...


27 Mart 2012 Salı

Milano-Sanremo '12 - Yediğim İçtiğim Benim Olsun





Ergenlik yaşları, vücudun ve beynin, uğradığı değişimlerle başa çıkmaya çalıştığı zor bir dönemmiş. O zamanlar bilmiyordum. Şimdikilerin de bildiği şüpheli. Can sıkıntısı, öfke ve hüzünle dolu o 4-5 yıl ağır ağır geçerken, siz de benim kadar bunaldınız mı acaba? 12-20 yaş aralığında bir grup erkek çocuğu olarak, 1970’ler yatılı okul düzeninde verdiğimiz ayakta kalma (ve ayaklar altında ezilmeme) mücadelesi, hayatta kalma ve yönümü bulma çabası beni oldukça zorlamıştı. Babam yeni ölmüştü. Ailem kadınlarla dolu olduğundan bakacağım bir rol modelim yoktu. O zaman rol modeli kavramı da yoktu zaten ama, etrafta beni çekip çevirecek bir rehber de bulunmuyordu. Hepimiz el yordamıyla büyüyorduk, Sineklerin Tanrısı’nin yumuşatılmış hali gibiydik. Yaşıtlarınca kabul edilme arzusu, beğenilme ihtiyacı, ilk aşkın mazoşist sancıları, başka bir sıfat gerektirmeyen “ayrılık”, içimde genleşen yetersizlik ve boşluk duygusu, günlerimi pis yağmurlu İstanbul kışına çeviriyordu. Gri, bezgin ve umut kırıcı… O duygular hala bir yerlerde, kapalı kutularda duruyor.

P.Gilbert Cipressa'da düştü ve geri kaldı

Ama bugün, yarım asra yaklaşırken, o zorlu günleri, yaşadığım zamanki gibi kasvetli hatırlamıyorum. Tüm dertlerimize, okulun ve dönemin olanaksızlıklarına karşın, ölesiye gülmeden, eğlenmeden, deliler gibi spor yapmadan, hayatla dalga geçmeden geçirdiğimiz bir gün bile olmazdı. Arkadaşlarımın tatlı yoldaşlığında, bağımsız, neşeli, canlı, aktif bir yaşam süresini
–çoğunlukla- kimselere hesap vermeden geçirmiş olduğumu şimdi görüyorum. Neden o kadar daralmışım, neden bu kadar güzel hatırlıyorum?


Yaşaması bayağı sevimsiz olsa da, sonrasında mutlulukla hatırlanan ergenliğime dair duygularım, bisiklet yarışı seyretme konusunda da başımda. Açıklayayım: Evden kalkıp Avrupa’da bir yerde yarış izlemeye gitmek, öncelikle masraflı ve yorucu bir hadisedir. Yarış genellikle vardığınız şehirde değildir, bir o kadar süre de yarış mahalline ulaşmakla geçer. Hava genellikle ya soğuk, ya rüzgarlı, ya ikisi birden ya da çok sıcak olur. Yollar, yarış geçmeden 1-2 saat önce kapatıldığı için erkenden seyredilecek noktaya varmak gerekir. Güzel seyir yerleri genellikle dağ başında olduğundan (saatte 50 km/h ile geçen 150 kişiyi görmek yerine yokuşun tepesinde durup, 25 km/h ile bölük pörçük gruplar halinde geçen bisikletçileri seyretmek tercih edilir), öyle café, restoran, yiyecek içecek pek bulunmaz. Nevaleyi önceden sırt çantasına yüklemek ve yokuşun tepesine yürüyerek çıkarmak zorundadır insan.

Solda Peter Sagan-LIQ (bence Nibali'nin keleğine geldi)

Sonra, iki saat boyunca, elde fotoğraf makinesi,
mal gibi sağa sola bakınıp, arada anlamsız sohbetler ederek beklemek gerekir. Aküye bağlı 5 inçlik, siyah beyaz bir TV’nin yüzü suyu hürmetine adamın tekine usul usul yanaşılır. Usul usul yanaşan 10 başka kişiyle beraber, bir şey gözükmeyen ekrandan yarış seyretmeye çalışılır. Yabancı bir dilde ve çok hızlı konuşan spikerlerden yarış durumunu öğrenmeye çalışırken lisede/kursta size öğretilen şeyin yabancı dil olmadığı belirgin şekilde ortaya çıkar. Sıkıntı, boşluk duygusu, başka bir yerde olma özlemi… Bu noktada “Ya ben deli miyim? Ne diye karımı, çoluğumu çocuğumu bırakıp buralara geldim yahu?” sorgulaması başlar. Yoruldukça huysuzlanan tip seyirci, o dakikadan sonra asabi ve çekilmez biri olur.

Tam ortada Vincenzo Nibali-LIQ, en solda MSR 2012'nin galibi
Simon Gerrans-GreenEdge


Bu uyuz ruh hali helikopterin sesi duyulana kadar sürer. O homurdanan adamı bir heyecan sarar, gülümsemeye başlar. Sıkıntıdan artık börtü böceği çekmeye başladığı fotoğraf makinesinin ayarlarını, pilini defalarca kontrol eder. Arabalar, motorlar geçmeye başlar. Sonra bisikletçiler belirir. Çığlık çığlığa onların geçişini seyreder. Büyük ikilem “Fotoğraf mı çekeyim yoksa hafızama mı kazıyayım?”dır. Fotoğraf kazanır, anın ruhu kaybeder. 5 dakika içinde herkes geçip gider. Fırtına diner, adrenalin vücutta dağılır, yok olur.

Domestik tayfa yavaş yavaş geliyor, önde Brezilya mayosuyla Murillo Fischer-GAR

“FINE GARA CICLISTICA” yazılı minibüs de geçince, biraz önce heyecandan titreyen adam, öksüz kalmış kuzu gibi sağa sola bakınmaya başlar. 5 inçlik ekranın başında şimdi 50 kişi vardır. Onların arasında, klostrofobik endişelere gark olmuşken son kilometreleri seyretmeye çalışır, bi bok göremez, kazananı etraftan öğrenir. Kös kös arabaya yürürken “İyi halt ettim, bi daha gelirsem ne olayım!” diye söylenir, üç saatlik geri dönüş çilesi başlar. Beş dakikalık heyecan için üç gün harcamış olduğuna inanamaz. Yarışları evin konforunda, elde cin tonik, kocaman TV’den seyretmenin en güzel şey olduğunu nasıl unuttuğuna, neden bu tufaya sürekli düştüğüne şaşar. Evin önünden geçmeyecekse (mesela Türkiye Turu!) bir daha yarış seyretmeye gitmeyeceğini aile meclisine iletecektir.

Aradan bir hafta geçer. Yarışın o kötü tortusu yüzünden yazıya bile oturamaz. Blogun idare amiri nazikçe hatırlatır, sağdan soldan “Hadi usta!” derler. Suçluluk duyar ama içi boştur, yazmak mümkün değildir. Dönüşümü beklemektedir. Duygularının değişeceğini artık öğrenmiştir ama içerideki kimyasal tepkime başlamadan da yazamaz…

Ergenliği yaşarkenki o pis kış yağmuru, 30 yıl sonra nasıl pırıl pırıl bir bahara dönüşüyorsa, yarış deneyimlerim de kısa bir zaman içinde mutlulukla hatırladığım anılara dönüşüyor. Bir sabah, o yarış günü yediğin kıçı kırık sandviç “panino con mozzarella e pomodoro” olur, dandik macchiato’nun köpüğü 3 santim kalınlaşır. İçilen en güzel şarap, yarıştan önceki akşam harika bir lokantada yudumlanmıştır. Bisikletçilerin kahramanlığı belleğinde parlamaya başlar, yarış öncesi ve sonrası yaptığın laklak birer tutkulu söyleşi olmuştur. Sonraki yarışları düşünmeye, düşlemeye başlarsın. “Ev alma niyetimiz vardı ama şu Liege-Bastogne’u da görüp öyle mi para biriktirmeye başlasak?” dediğin anda çirkin tırtıl kozadan kelebek olarak çıkmıştır. Madem Ağaoğlu batana kadar ev almayacağız, yazalım bakalım…

Milano-Sanremo (MSR) yarışını ikinci kez seyrettim. Cuma sabah körü havaalanına varıp, her gavura sponsor THY ile Milano’ya uçtum. Kadim dostum Pier Giorgio Torti’yle (adını yazacağıma söz verdim, resmini de koyacağım) buluşup, 3 saatlik araba yolculuğu sonrası Sanremo’ya perperişan vardık. Ama önce Castano Primo’daki “Bergamo Maglificio Sportivo”nun outletine uğradık. Marcello Bergamo, 1970’lerde -ben ergenlikle uğraşırken- yarışmış profesyonel bir bisikletçi. Emekli olduktan sonra bisiklet giysileri üretmeye başlamış. Butik bir işletme. Kaliteli ama çok üst düzey olmayan, orta fiyatlı bibşort, tayt, mayo ve kışlık bisiklet giysileri üretiyor. Daha önce de alışveriş yapıp memnun kalmıştık. Pier ve ben, onaylamasa da yolculuğa izin veren sayın eşime şükranlarımızı sunmak için birer hediye aldık (Pier’inkini beğendi benimkini giyeceğini sanmıyorum). Kendime de kolsuz bir rüzgarlık ve kışlık bisiklet eldiveni alıp masrafı abartmadan kaçtık.

Signor Pier Giorgio Torti bisiklet yolunda

Pier’le hayat, iş, bisiklet, yarış dedikoduları ve 2 arkadaşın konuşacağı her tür konuda sohbet ederek rotayı Akdeniz’e kırdık (kendisine Pier denmesinden hoşlanır). 2 senedir otoyolu kullandık ama seneye arabayla yarış parkurunun bir kısmını gitmek için sözleştik. Otoyol meşhur Po Ovası’ndan devam ediyor, Cenova yakınlarında sağa sapıyor, kıyı boyunca Sanremo’ya, oradan Fransa sınırını aşıp Monaco ve Nice kentine kadar uzanıyor. Tiran Denizi’ne (bildiğin Akdeniz) kavuşan Liguria topoğrafyası, otoyolun %80 tünel ve viyadükle inşa edilmesini gerektirmiş. Sürekli tünellerden geçtik. Yol sakindi ama yaz mevsiminde İtalya’nın en kalabalık otoyollarından biri… Bagajda Pier’in Kuota Kharma’sı ve karısının Coppi MTB’si duruyordu (zaten araba da Monica’nın: Cennet karılarımızın ayakları altındadır). Karizma biraz çizilecek ama ne de olsa markası Coppi, bineceğim. Benim Roubaix’yi buralara taşımak zor geldi açıkçası. Cumartesi sabah Cipressa ve Poggio’yu çıkmayı planlamış durumdayız. MTB’nin, ağırlığına rağmen vites kombinasyonu yokuşta bana iyi gelecek. Yani kendimi bu şekilde avuttum, çünkü sülün gibi Kuota’nın yanında benimki çirkin ördek yavrusu gibiydi.

Coppi MTB Sanremo'da işimi gördü

Akşam 7:30 gibi otele yerleşip yemeğe çıktık. Zenginlerin “Hadi akşam yemeğine Fransa’ya gidip dönelim” durumu sınıra yakın yerlerdeki normal vatandaş için de geçerli bir lüks. 20 km ötedeki hududu geçer geçmez Menton kentine vardık. Fakat sazanın önde gideni olduğumuzdan, Akdeniz kıyısında bula bula bir Bröton restoranı bulduk. Elma birası yanında bröton usulü mantarlı krep yedik. Yemek sonrasında Sanremo barlarında sürtmeyi planlamış aslan parçaları olarak, esnemekten çenemiz ayrılmak üzere olunca fikir değiştirip otele döndük. Sabah 7:00’de kahvaltı için sözleştik, yastığı zor buldum.

Sabah kahvaltıdan sonra bisiklet kıyafetlerimizi giyip yola çıktık. İtalya’da bisiklete binmenin şöyle bir güzelliği var: Vücut ölçüsü ne olursa olsun, insanlar en güzel bisikletlerini altlarına çekip, en şık ve dar tayt ve mayolarını giyerek yola çıkıyorlar. Ne kimse diğerinin göbeğine bakıyor, ne yarışmaya kalkıyor ne de yavaş gidenleri aşağılıyor. Herkes keyfince ve meşrebince sporunu yapıyor. Ben tabii bir Türk'üm. Özgüveni eksik bir çocukluğun sonucu, bisiklete binerken vücut çizgilerimin göbeğime gelen bölümünü bol bir rüzgarlık içinde saklamayı görev telakki ederim. Ancak üstteki resminde de gördüğünüz gibi, Pier bundan hiç rahatsızlık duymuyor. Yolda gördüğüm benim iki katım göbeği olan adamlar da gayet mutlu mesut pedal basıyorlardı. Bu durumda ben de, cıvıl cıvıl beyaz, dar bir rüzgarlıkla “göbeemi“ Akdeniz kıyılarına salmakta bir beis görmedim.

Yarışın ilk grubu. Önde Popoviç, 4. sırada Tom Boonen, onun önünde saklanmış
Fabian Cancellara


Otelimiz dik ama kısa bir yokuşun tepesinde olduğundan uçarak deniz kıyısına indikten sonra “pista ciclabile”ye kendimizi vurduk. İtalya demiryolları şirketi ve Liguria yönetimi birkaç yıl önce kıyıdan giden demiryolunu içeri çekmeye karar vermişler. Ortaya çıkan arazi şeridi de bisiklet ve yaya yolu olarak düzenlenince Sanremo’nun batı ucundan doğuda San Lorenzo’ya kadar 25 km’lik harika bir parkur meydana gelmiş. Kıyıdan gittiği için yokuş yok ama sabah karşıdan sıkı esen Akdeniz rüzgarı ve benim ağır Coppi Pier’in tekerine tutunmamı zorlaştırıyordu. Yaklaşık 1.5 saat gidip geldikten sonra planımız değişti. Hem Cipressa hem de Poggio’nun bizi geciktireceğine hükmettik ve sadece Poggio’ya (Poggio’yu?) çıkmaya karar verdik.

Eski demiryolu tüneli form değiştirmiş

Anayoldan Poggio sapağına yaklaşırken, büyük şampiyonlarla aynı yolda, aynı yere doğru gitmekte olduğumu fark edince bir mucize hissiyle sarsıldım. Benden 4 kat güçlü ve 2 kat hızlı olsalar da, Coppi, Bartali, Merckx, Fignon, Petacchi ve Cancellara gibi yarı tanrıların yoluyla benimki üç boyutta birden kesişiyordu. Büyük bir mutluluk içimi doldurdu. Kutsal yerlere ayak basan müminlerin neler hissettiğini anladım. Poggio sapağından 200 metre önceki o anlamsız asfalt parçası benim kutsal toprağım oldu.

Uzaktaki tepe Poggio di Sanremo

Poggio, İtalyanca -artık hangi diyalektinde bilmiyorum- tepe demek. Çıktığımız yerin adı da zaten Poggio di Sanremo. Buranın yarıştaki önemini bilmeyen ya da La Primavera’dan habersiz olanlar için sapak ve ardından gelen yokuş gayet önemsiz, hatta süfli bir coğrafya parçası. Öyle ki, MSR’nun parçası olmasa, bisiklete binenler için bile alelade bir yokuş. 4 km uzunluğunda, ortalama %3.7 eğimli, profesyoneller için yokuş bile denmeyecek bir sivilce. Ama işte, 280 km pedalladıktan sonra, Poggio’yu 30 km/h ile çıkarken bir de atak yapmaya kalkınca efsane yokuş ortaya çıkmış oluyor. Bizim/benim böyle bir amacım(ız) yoktu. Şerefimle yokuşu çıkmak ve tabelanın altında resim çektirmek istiyordum sadece. Hain Pier benden çok daha formda olduğundan yokuşun 500. metresinden sonra eğim sertleşince uzayıp gitti. Ben ise, manzaraya bakarak, nefesime dikkat ederek, her zamanki gibi soğuk ve yağışlı geçen kışa, sigaraya, antrenman yapmamaya ve genlerime küfrederek çıkmaya devam ettim. Korktuğumdan kolay, umduğumdan zor bir yokuştu.

Durup resimlerimizi çektikten sonra sularımızı içtik. Tırmanırken kırılan gururumu tamir için inişe hırsla saldırdım. Virajların apeksini yalayarak, duvarlara teğet geçerek, viraj çıkışlarında hızlanıp frenajı tam kıvamında tutarak ok gibi Sanremo’ya indim… Pier, Vincenzo ve Fabian görünürde yoktular!!! Elbette böyle olmadı ama ben tam da böyle hissettim. Algı her şeydir ve bugün bile çok hızlı indiğimi düşünüyorum, bu da beni mutlu etmeye yetiyor (cidden Pier’e fark attım ama).

Bisiklete binmek, yeryüzü şekillerinin değerini bilmemizi sağlıyor. Bir yokuşun, inişin eğimini, yalancı düzlüğün ne mene bir şey olduğunu arabada anlamak mümkün değil. Bacaklarda artan ağrı veya fren sıkan ellerin sızlaması, rüzgarın kulaktaki uğultusu bunu fark etmemizi sağlıyor. Bir iyi yönü daha var yokuş çıkıp inmenin. Tırmanırken, bir süre sonra inişin başlayacağını bildiğinden, insan umutsuzluğa düşmüyor. İniş ise, yokuşun acısı hala taze olduğundan üstünlük hissini bastırıyor. Yokuş umut, iniş alçakgönüllülük veriyor bisikletliye…

Rüzgarın oğlu(!) iniş öncesinde...

Yokuşun umut vermediği tek yer parkurun zirvede bitişi olmalı… Otel yokuşuna sardığımızda motivasyonum ve kanımdaki şeker seviyesi sıfırdı. Eğim %20 olunca küfrü basıp ayağımı yere koydum. 20 metre kadar yürüdükten sonra gururum devreye girdi, pedallara tekrar asıldım ve azalan eğimin de yardımıyla otele olan son 400 metreyi çıktım. Duş ve toplanma sonrası asıl işimize, yarış seyirciliğine geri döndük.


MSR’ya 2011’de de gitmiştim. Hava daha kötüydü ve yarışı Poggio’da seyretmiştik. Yukarıdaki videonun 4:47’sinde görüntüye soldan giren, güzide bir kulübümüzün formasını giymiş, hoplayıp zıplayan meczup benim (arkamdaki de Pier). İlk MSR’m olduğundan heyecanım mazur görülebilir. Sonuçta Nibali’ye bağırıyorum. Hava soğuk ve kapalıydı, biz tecrübesizdik, aç ve açıkta kaldık. Poggio’ya yürüyerek çıkıp indik ve bundan hiç hoşnut kalmadık. Sefil, perişan olduk. Yazının üçüncü paragrafındaki duygular daha çok o yarıştan. Bu defa, Pier’e en ikna edici sesimle, Poggio’yu zaten gördüğümüzü, yer ayırtmadığımız için geçen seferki restoranda yine ayakta kalacağımızı, avuç içi kadar bir TV’den yarış seyretmeyi gerçekten isteyip istemediğini sordum. Cipressa’nın da şık bir yokuş olduğunu, hem o daracık geçitin yarışı seyretmek için en güzel noktalardan biri olduğunu söyledim. O da Poggio’yu çıkıp inmenin anlamsızlığını düşünerek kabul etti. Üstelik zamanında rahmetli anne babasıyla yemeğe gittiği güzel bir restoran olduğunu da hatırladı ve şerefle şanla San Lorenzo’ya doğru arabayla yola koyulduk.

La Cipressa
(köyün ismi Cipro/Kıbrıs'tan göçenlerden geliyormuş)

Cipressa diye bildiğimiz yokuş, San Lorenzo’dan Costarainera’ya çıkan yokuşun ucunda küçük bir kasabada bitiyor. 5.6 km, ortalama %4.1 eğim. Büyük Turlar’da belki Kat. 3 olabilir. Arabayla 7 dakika falan sürüyor. Deniz manzaralı, şirin bir köyümüz. Park yeri bulup köy meydanına inince, Cipressa'nın girişindeki dar geçidi görüp heyecanlandım. Şöyle bir “Nerede seyrederiz?” keşfi yaptıktan sonra restorana oturup nefis bir yemek ve bir şişe şarap içtik. Akdeniz’in kıyısında olmamıza karşın mönü hiç denizci değil. İlla ki makarna, domuz, tavşan, av eti, sebze, vs. Bu beni çok şaşırttı. İtalya’nın hangi kıyısına giderseniz gidin, ilk sunulan deniz mahsülleridir. Ama Imperia bölgesi, biz Türkler gibi sırtını biraz denize dönmüş. Zaten son nüfus sayımına göre 22 Türk yaşıyor 1100 kişilik kasabada. Nasıl oluyorsa…

Yemekten sonra TV’nin başına çöktük. Yanımızda 3-5 kişi de var. Bir tanesi MSR’ya 4 kere katılmış bir eski tüfek… “Biz gebermek üzereyken Merckx yanımızdan ıslık çala çala geçmişti” diye anlattı kıskançlıkla. Ben de onu kıskandım ama söylemedim. Yarışı izlerken, Cavendish bir anda Le Manie yokuşunda geride kaldı ve tüm denklem değişiti. En büyük favori olarak onu görüyorduk ama otuz saniyenin içinde yarış çok açık hale geldi. İtalyanlar şoven bir şekilde hangi vatandaşları kazanır hesabı yapmaya başladılar. Nibali isimleri duyuyorum ama Cancellara ve Gilbert’in de adı geçiyor (bu kısımdaki konuşmalar İtalyanca değil, bölgenin diyalektinde olduğundan, yarım yamalak ilerlettiğim İtalyancam işe yaramaz oldu ve Pier’e 10 saniyede bir “Ne dedi, ne dedi?” diye sormak zorunda kaldım). Ben de ağzımı açıp iki üç kelime edince Pier, gururlu bir baba gibi, sevgili arkadaşının Eurosport’ta yorumcu olduğunu ahaliye söyledi Bu beni fena halde gerdi, çünkü yanımda yarışı seyreden teyze de en az benim kadar ilgili ve bilgili yorumlar yapmaktaydı yarış hakkında (RAI'deyse Davide Cassani ve Paolo Savoldelli yorumluyorlar yarışı, gerilmekte haklıyım).

Yarış seyrediyoruz. Pier'in arkasındaki teyze Türkçe bilse beni Avrosport'tan kovarlar.
Öndeki abimiz de zamanında Merckx'in tozunu yutmuş...



Yarış kafilesi San Lorenzo’dan La Cipressa yokuşuna girince biz de dışarı çıktık. Şarabın
⅔’ünü ben içtiğimden hafif sallanarak yer beğenmeye başladım ama yüksekçe ve güneşi arkadan aldığım bir yerde kalmaya karar verdim. Biraz sonra motorlar, arabalar, kafile geçmeye başladı. Heyecan, fotoğraf makinesi kontrolü, bir saniye hareketsiz kalıp “anı hissetmek” ve… “INIZIO GARA CICLISTICA!!!”


2 Mart 2012 Cuma

New York Lnicks

NBA'den Jeremy Lin rüzgarı geçiyor, bunu hepimiz biliyoruz. Önce hikaye; liseden sonra hiçbir üniversiteden basketbol bursu teklifi almayınca Harvard'a girip hem ekonomi okuyup hem de basket oynamaya devam eden Lin, başarılı performanslar gösterse de "Ivy League"'den sporcu çıkmayacağına inanan NBA takımları tarafından draft'da seçilmedi. Zaten Harvard mezunlarından çıkan ABD başkanı sayısı NBA oyuncusu sayısından daha çok ve son Harvard mezunu 1953 gibi bir tarihte NBA'da oynamış.

Draft edilmeyen Jeremy Lin kendi videolarını hazırlayarak NBA takımlarına başvurmuş. Golden State Warriors kendisini almış, ama NBA'in PAF (veya beyzbol jargonuyla minör) ligi olan NBDL ile esas takım arasında gidip gelmiş. Golden State kendisini serbest bırakınca Houston Rockets'a gitmiş. Orada da kapı önüne konulunca sonunda kendisini NY Knicks aldı.

Lin Lakers'a 38 sayı attı

Az önce -miş'li geçmiş zamandan -di'li geçmiş zamana geçtim, çünkü Knicks'in kendisi aldığı zamanı çok iyi hatırlıyorum. NY Times gazetesinde kendisini uzun uzun anlatan "En yeni Knick fasulyeden (novelty?) olmadığını ispat için geldi" mealinde bir yazı okumuştum. Muhtemelen çoğu kişi gibi bende de uyandırdığı izlenim "İlla yeteneklidir de, NBA için çok çok daha fazlası gerekir"di. Kendisi Tayvan asıllı olduğundan seyirci çekmek için bir hamle olabilir diye düşünmüştüm. En nihayetinde geçen sezon NBA'deki ilk İsrailli oyuncu olan Omri Casspi takımı Sacramento Kings ile New York'a geldiğinde Yahudi Gecesi düzenlendi ve İbranice Knicks forması dahil bir sürü organizasyon yapıldı. Yani, değişik etnisitelerin sinerjisini Knicks kaçırmak istemez diye düşünmek kolaydı Jeremy Lin transferi için.

Lin başta D'Antoni'yi pek etkileyememiş olacak ki geldikten sonraki maçlarda ya hiç oynamadı, ya da çöp zamanlarda oynadı. 17 Ocak'da NBDL takımına indirildi. 20 Ocak'da bir maçta 28 sayı 11 ribaunt ve 12 asist ile triple-double yapınca apar topar 20 Ocak'da tekrar NBA takımına çağırıldı. Knicks ile seneliği 800 bin dolara anlaşmıştı ama parayı ancak 10 Şubat'a kadar kovulmamışsa alabilecekti. Bu arada, geceleri kardeşinin New York'daki öğrenci evinde çekyatta uyuyordu. 2 Şubat'da Bulls maçında hiç süre almadı, 3 Şubat'daki Celtics maçında da 7 dakikada 2 sayı 0/3 atış 1 asist ile oynadı. Ama 4 Şubat'daki New Jersey Nets maçında 25 sayı attı ve spor gündemine bomba gibi düştü.

Bu aşamada "Rest is history" der Amerikalılar, yani hikayenin gerisi tarihe geçti artık. Bir Knicksperver olarak bu konuyu o dönemde yazmadım, çünkü çok fazla yazı çıkmıştı Jeremy Lin hakkında. Ayrıca hikayeyi çok iyi anlatan bir başka yazı da Yazıhaneden.com sitesinde Sedat Koç tarafından yazıldı.

New York Lnicks

Şu aşamada ise oturup Jeremy Lin aktif olarak oynamaya başladıktan sonraki Knicks'i, yani New York Lnicks (Linsanity gibilerden o kadar çok kelime esprisi üretildi ki, oooof off) ile Lin öncesi Knicks'in istatistiklerini karşılaştırdım. (İkinci rakamlar rakiplerin)


1 Mart itibariyle Lnicks 10-3, Knicks ise 8-15. Şut yüzdesi ikilikler için artmış. Niye ikilikler dedik, çünkü üçlük yüzdesi .309'dan .299'a düşmüşken, genel şut yüzdesi .421'den .451'e çıkmış vaziyette.

Şut savunması ise çok daha iyiye gitmiş. Rakiplerin şut yüzdesi .450'den .432'ye gerilerken, üçlük yüzdesi .394'den .331'e gerilemiş.

Knicks maç başına 22.7 faul atışı kullanırken Lnicks'de bu sayı 27.0'a yükselmiş. Tabii bunların sebebi asistler. Başarılı şutların kaçının asistli olduğu oranı .544'den .563'e yükselmiş Lnicks ile. Bu yükseliş dramatik gibi gözükmese de, giren şut sayısı yükseldiği için yapılan asist de haliyle bayağı artmış vaziyette.

Ribauntları yüzde olarak hesaplarken kabaca kaçan şutlara oranlıyorum. Elbette kaçan serbest atışları saymasa da (kaçan kaç faul atışının ribaunta konu olduğunu box score'lardan anlamak imkansız) yine de bunun ihmal edilebilir olduğunu düşünüyorum. Neyse, hücum ribauntu oranımız .232'den .258'e çıkmış. Ama defansta da hücum ribauntu verme (diğer deyişle savunma ribauntu alamama) oranı artmış.

Jeremy Lin'in en eleştirildiği konu olan top kayıpları bağlamında baktığımızda ise, rakiplerin maç başına ortalama top çalma rakamının 8.0'dan 9.2'ye çıktığını görüyoruz. Ama toplam top kaybetme daha az yükselmiş (16.3'den 16.7'ye). Yani çok anlamlı bir farklılık oluşmamış. Anlaşılan Lin topları çaldırsa da, çaldırmayla ilgisi olmayan gereksiz top kayıpları azalmış.

Bundan sonra New York Knicks ne yapar?

Şu anda Knicks'in çok derin bir kadrosu var. Sayalım:

PG: Lin, Davis, Bibby, Douglas
SG: Fields, Shumpert, Walker
SF: Anthony, Novak, Harrellson
PF: Stoudemire, Jeffries, Balkman
C: Chandler, Jordan

Her ne kadar, Carmelo'nun bol top sevgisi ve Baron Davis dönünce ne olacak gibi sorunlar speküle edilse de, görünen o ki ikisi de Lin'i seviyor. Davis yaşlı ve sakat olarak kendi kariyerini de uzatacağı için ikinci (ama iyi süre alan ikinci) PG rolüne razı, görünen o.

Bence aşağı doğru uzunlaşıldıkça kadro daralıyor. Başka bir C/PF türü oyuncu artık pek etkinliği kalmamış Toney Douglas ile takas edilerek alınırsa iyi olabilir diye düşünüyorum.

Bu sezonki spekülatif ve duygusal tahminim, konferans finalinde Miami'ye 4-1 ile eleniriz, Miami de Oklahoma'yı 4-0 yenerek Lebron'a ilk NBA şampiyonluğunu kazandırır. Jeremy Lin akıllı, soğukkanlı ve adaptasyonu iyi bir oyuncu, ama daha "#birAlexdeğil" durumunda. NBA şampiyonları kolay yetişmiyor. O da olacak inşallah.