Spor gündeminin tamamen futbol ile işgal edildiği bir vatan toprağında, farklı dallarla ilgilenen insanlar için hayat zor. Vaktinde basketbol oynamış eğitimli 5-10 kişi sayesinde (ve Beyaz Gölge’nin de gazıyla) sepettopu konuşulur biraz. Voleybolda, kızlar 4lü final oynayınca 1-2 gün gündeme gelirler. Süreyya Ayhan veya Elvan’ın formda olduğu dönemlerde de azar azar atletizmden bahsedilir. Veremli evlat futbol için harcanan emek, sevgi ve punto o kadar büyük ki, diğer sporların sadece iyi gün dostu olabiliyoruz.
Futbol, yapısı gereği ikili bir oyun. Bir taraf ancak diğer tarafa karşı oynayabiliyor. Lise’nin kallavi merdiven altlarında oynanan dörtlü-beşli Japon Kale oyunu bir fanteziden öteye gitmedi. Asıl show başkaydı. Futbolda her zaman A takımı - B takımı karşısındadır. Bu ikilik ister istemez kişinin ilgisini taraflardan birine yöneltiyor. Olasılıkla Eduardo Galeano bile iyi futbol dilenciliğinin yanında kalbine bir takımı yakınlaştırmıştır.
Bu cazibenin psikolojik kökenlerini bilmiyorum. Ama A’nın renkleri, seyicisi, stadı, favori statüsü (veya tersi), sevimli bir futbolcusu ya da bilinmeyen başka bir neden bizi o takıma yaklaştırıyor. 1974 Dünya Kupası finali sonrası Hollanda için döktüğüm gözyaşlarını düşündüğümde portakal rengi, Cruyff, Rep ve liberal kamp kurallarından başka açıklama bulamıyorum. Tamamen Fenerliler’le dolu bir mahallenin en tıfılıyken, alt komşumuz da FB’nin en ünlü futbolcularından biri olmasına karşın; evde pek görmediğim, eski moda bir adam olan babamın takımından vazgeçmemiş olmam da terapiste dökülen onca paraya rağmen çözülmemiş bir konudur.
Babamın ve benim takımım lig ve Avrupa’da başarılı olmaya başlayınca dikkatim futbola döndü ama taraftarlığın spor izleme zevkini öldürdüğünü fark ettim. Detaylar kaçıyor, adrenalin ve kazanma hırsı başka şeylerin üstünü örtüyordu. Bizim takımın bombok oynadığı bir maçta haksız kazandığı bir penaltıya sevinip stattan çıktıktan sonra taraftarlıkla spor aşkını ayırmam gerektiğini anladım. Belle du Jour’daki Catherine Deneuve gibi, gündüzleri her tür sporla düşüp kalktım, akşam statta GS’ın sadık taraftarı oldum.
Atletizm (Seb Coe, Ovett), tenis (McEnroe,Lendl,Edberg), yüzme (kimdi o ABD’li minyon 800mt’ci kız acaba?), golf (Nick Faldo, Greg Norman) derken Formula 1’e girdim. Prostcu oldum, Senna ölünce karalar bağladım, traction control neymiş öğrendim. Schumacher’e Adeladie’de küfürler ettim, naif Damon Hill’e karşı asi oğlan Villeneuve’ü tuttum. Yeni doğmuş kızımın gazını sabahın köründe Avusturalya GP’sini seyrederken çıkarttım. Ecclestone para hırsıyla içine edene kadar tüm tutkumu arabalara akıttım.
Sonra yine Eurosport sayesinde bisikletle tanıştım. 70’lerde gazeteden de olsa takip ettiğim Cumhurbaşkanlığı Turu 80’lerde artık gazete sayfalarından silinmişti. Fransa Turu’ndan da bahseden yoktu ama bir gün TV’de karşılaştım işte. Gününü, etabı hatırlamıyorum ama yurt dışından artık sadece F1 kitapları değil, bisiklet dergileri de alır olmuştum. Sonra Lance Armstrong’un hikayesine takıldım. Zaten bir hikayenin, dramın peşine takarız hep tutkularımızı. Babasız çocukluk, yetenekli genç adamın kansere yakalanışı, ölmeyip geri gelişi ve dünyanın en büyük yarışını kazanması… Pantani, Ullrich, Beloki’nin kırılan bacağı derken, yol bisikletinde hem kalbimi, hem aklımı kurcalayan bir damar buldum. Her yarışta kurulan ve yıkılan ittifaklar, rakiplerin ortak bir amaç için beraber çalışıp sonra yine rakip olması… Wikipedia’dan Oyun Teorisi bile okudum biraz daha vakıf olmak için…
Bisiklet yarışı o kadar karmaşık, çok değişkenli, değişik stratejilerin sürekli çatıştığı, dinamiklerin ve parametrelerin tekrar tekrar değiştiği bir spor ki, klasik anlamda taraf tutmak oldukça zor, hatta anlamsız ve tatminsiz bir çaba. İş ahlakını, gücünü, cesaretini, taktik zekasını diğerlerinden daha çok beğendiğimiz bir sporcu olabilir, hatta olmalıdır. Ama sadece bir mi? Peki ya adam ertesi gün ishal ve hastalıkla yarışı bırakınca ne yapacağız? Başka birine yamanalım peki. Lakin bir gün önce geride kalsın diye dua ettiğin rakip bu!!
Şirazenin şaştığı yer burası işte. Çünkü taraftarlık deyince sürekli kazanmalarına alıştığımız futbol takımları geliyor aklımıza… O kalıpla düşünüyoruz ama bu bisiklet sporuna uymuyor. Profesyonel bisikletçiler yılda 100-150 gün yarışıyorlar ve eğer 2 yarış kazanırlarsa sezonları çok başarılı geçmiş oluyor. Yani eğer Heinrich Haussler taraftarıysanız –ki müthiş bir yetenektir- 2 sezondur üzüntüden helak oldunuz demektir. Fenerbahçe iki sene son maçta şampiyonluğu verdi diye statları yaktık biz. Ama her yarışta, finişe 5 km kala yakalanıp yarışı kaybeden adamlara kızıp Roubaix velodromunu mu yakacağız? Galatasaray 50 küsur yılda 17 defa şampiyon olmuş. Yaklaşık %30 başarı oranı varken bir sezon (taam taam iki olsun) kötü gitti diye yönetim 3 antrenör değiştirdi, taraftar olarak hepsine de hak verdik. Peki dünyanın en heyecan verici yarışçılarından olduğunda herkesin birleştiği Andy Schleck birader kariyerinde daha hiçbir etap yarışı kazanmadı. Bunu nasıl karşılamalıyız? Contador’un son Fransa Turu’ndaki hayal kırıklığı sonrası Champs Elysées’de “Bjaerne Riis İstifa!!!” diye bağırsak komik olur muyuz dersiniz?
Bisikleti, yol bisikletini seyrederken futbolu unutun lütfen. Taraftar olmayı da… Dünyanın en zor sporlarından birinde, 50 km/h hızla dikenli tellere uçan, vücudunda 33 dikişle Tour’u bitiren adamı alkışlayın. Kardeşi yarış kazanınca sevinçten ağlayan Frank Schleck’in duygularını içinizde hissedin tamam. Ama bir yandan da “Ülen Frank, biraz TT çalışsan Fransa Turu’nu kazandırdın kerata!!” diye de kulağını çekin. Hiç yakalanmamasına rağmen Armstrong’a dopingci demek serbesttir. Ama tüm peloton, onun sayesinde daha çok para kazandığı için ona "Patron" diyince bozulmayın. Jeremy Roy’nın 3,400 km’lik Tour’da yaklaşık 740 km kaçış gruplarında yer almasına karşın hiç etap kazanmamasına neden üzülmediğini anlamaya çalışın. Yarış kazanmak için tüm enerjisini kullanan ama bunu başaramayan adama saygı duyun, öfkelenmeyin. Tüm yarış saklanan, son 5 km çalışıp sprintle etap kazanan Mark Cavendish’e de kızmayın, onun işi bu. Bu sporda her an şikeyle de karşılaşabilirsiniz ama savcılara koşturmayın. Türk adaleti bu işe bakmaz…
Bunların hepsini aynı yarışta hissetmenin zenginliği varken Contador’u tutmak, Louvre’da yalnızca Mona Lisa’ya bakıp çıkmaya benzer. Saçmalamayın. Bisiklet UEFA kriterlerine göre izlenecek bir spor değildir.
Not 2: TDK, kelimeyi "veledrom" olarak kabul etmiş. Ben etmiyorum kusura bakmasınlar...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder