11 Eylül 2012 Salı

Yeni Şikago Ayıları

Amerikan futbolunu diğer takım sporlarından ayıran en önemli özellik, oldukça yüksek bir fiziksel performans istemesi sebebiyle hazırlık maçlarının ve hatta bu oyunun all-star maçı olan Pro Bowl'un hemen hemen hiçbir zaman gerçeği yansıtamayan maçlar olmasıdır. Çünkü maç içinde yıpranma çoktur ve sakatlık riski o kadar büyüktür ki, kendini ispatlamak zorunda olmayan hiçbir futbolcu o maçlarda oynatılmaz, ya da çok kısa oynatılır. Oynayanlar sadece 53 kişilik sezon kadrosuna girmeye çalışanlardır. Pro Bowl ise ayrı bir hikayedir; ister istemez o maçlarda yıldızlar oynarlar, ama maç Associated Press haberinin deyimiyle "yastık kavgası" gibidir.

Bu sebeplerden ötürü, yeni sezona bol miktarda adam kovma ve alma ile başlayan yeni Chicago Bears'daki değişiklikleri test etmek için sezonun ilk maçını beklemek gerekiyordu. Hoş, sezonun ilk maçı geçen sene ligi sonuncu olarak bitiren ve bu sezon da pek birşey beklenmeyen Indianapolis Colts idi. Ama yine de kendilerini (ve hatta herhangi bir NFL takımını) hafife almamak lazım, zira Colts, başarıya alışmış bir takım. Farz-ı misal kendileri 2006'de bizzat Chicago Bears'ı yenmek suretiyle Super Bowl'u kazanmışlardı. Geçen sezonki aldıkları anormal sonuç ise quarterback'leriyle ünlü Manning aşiretine mensup, ve de neredeyse Hall of Fame'i garantilemiş Peyton Manning'in muhtelif ameliyatları sebebiyle 2011 sezonunu tümden kaçırması ve Colts'un draft sisteminin azizliği olan "madem ki birinci olamıyoruz, o halde sonuncu oluruz" stratejisiyle 2012 draft pastasının çileği QB Andrew Luck'ı hedeflemesi idi.
Andrew Luck ilk sıradan seçilirken (forma hazır)

Nitekim 2011'in bitmesiyle QB Andrew Luck birinci sıradan Colts tarafından seçildi, hemen akabinde yaşlı ve sakat Peyton Manning de Denver Broncos'a gönderildi. Kendisi Broncos'un ilk maçında 253 yarda pas, 2 TD pası (ki kariyerinde 400ncü TD pasına ulaştı) yaparak takımın galibiyetinde önemli bir rol oynadı ve "ben ölmedim dedi", ama konumuz o değil tabii. Colts'a dönersek, bu hamleyle Andrew Luck etrafında revizyon (rebuilding) moduna resmen girmiş oldu. Her ne kadar çaylak bir QB ile şampiyonluğa ulaşmak imkansız olsa da Luck herhangi bir QB değil, kolej futbolunda müthişti, dolayısıyla kendisinden çok şey bekleniyor. Revizyondaki her takım umutların taze olduğu sezonun ilk maçlarında ekstra motivasyona sahiptir. İşte bu halde ilk maçta Bears'ın karşısına çıktılar.

Şimdi Bears'ın durumuna gelebiliriz. Bears hakkında geçen sezon şöyle yazmıştım:

Paket çözüm olarak şunu önerebilirim (çok dinlerler ya): Martz'ın koşu yerine pası öne geçiren ve detaylı oyun planlı sistemi hem QB Cutler'a hem de Bears'ın çok uzun yıllara dayanan ve koşuyu öne çıkaran oyun felsefesine uygun değil. Martz kovulsun. Zaten yapılması elzem olan hücum ve defans hattı da yapılınca QB Cutler'ın liderliğinde (ki bence kendisi bunu yapabileceğini ispatlamıştır) takım iyi bir yere gelir.

Geçen sezon biter bitmez ilk hamle olarak GM Jerry Angelo kovuldu ve yerine Phil Emery getirildi. Bears yönetimi dediğimin yarısını dinledi ve hücum koordinatörü Mike Martz'ı kovdu, QB Jay Cutler'ı ise kovmadı, aksine onore etmek suretiyle takımın onun üzerine kurulacağını belli etti. Hücum ve defans hatları ise hemen hemen hiç takviye görmedi. Martz'ın yerine daha önceki hücum hattı koçu Mike Tice terfi ettirilmek suretiyle getirildi. Zira hem hücum hattı geçen sezonun sonlarına doğru daha iyi olmuştu, hem de Martz'ın sisteminden de kurtulunduğu için zaten her ihtimalde sack'lerin azalacağı varsayılıyordu. Defans ise zaten iyiydi ama 1 yaş daha yaşlı olarak elbette. Bunları olası bahaneler için yazıyorum.
Mike Tice gayet dobracı biridir

Yeni Bears dediysek, başkoç Lovie Smith aslanlar (ya da ayılar mı deseydik?) gibi yerinde duruyor. Ama hücuma çok şöhretli ve Jay Cutler'ın kankası WR Brandon Marshall eklendi. Böylece çok uzun bir süre sonra Bears ilk defa pas oyunu için bir "goto-guy", yani akla hiçbir şey gelmediğinde ezbere pas atılabilecek bir "receiver" elde etmiş oldu.

Martz'ın gitmesiyle koşu elbette önem kazandı. İkinci RB olarak iyi parayla Michael Bush alındı. Birinci RB Matt Forte hikayesi ise oldukça uzun sürdü. İlk görüşmelerde anlaşılamayınca kendisine "franchise tag" yapıştırıldı. Belki böyle 1 sezon daha zorla oynatılacaktı ama tatsız olacaktı. Neyse ki çok sonra kendisiyle gerçek bir anlaşmaya varıldı. Belki de Forte'in tek zayıflığı olan çok kısa koşu durumlarında Bush kullanılabilecekti.
Matt Forte sezon arasında muhtelif promosyonlara katılırken

Defansta ise pek değişiklik olmadı. Daha çok ikinci defansa (secondary) yani CB ile S pozisyonları için transferler yapıldı. Brian Urlacher'ın sakatlığı endişelendiriyordu ve hazırlık kampları ile hazırlık maçlarına katılamadı. 34 yaşındaki Urlacher'dan herkes şüphe ederken sezona 1 hafta kala antrenmanlara çıkmaya başlayabildi.

Chicago Bears 41 Indianapolis Colts 21

Aslında maç kötü başlamıştı, zira daha ilk çeyreğin 4.dakikasında Jay Cutler'ın pasını intercept eden Jerrell Freeman TD ile takımını 7-0 öne geçirdi. Ama sonrasında Bears sazı eline aldı ve hücumu ile büyük üstünlük kurarak (Bears takımlarından sözederken böyle bişey demek çok ender olur) RB Michael Bush'dan 2 tane 1 yarda çizgisinden TD (Bears'ın çok büyük sorunuydu kısa mesafede bedenlerin birbirine geçtiği durumda TD yapabilmek), 1 adet Brandon Marshall pas, 1 adet de Matt Forte koşu TD'ı, ve en güzeli de çaylak WR Alshon Jeffrey'den pas TD'ı oldu.

Maç öncesi çaylak QB Andrew Luck Bears defansı için "historically great", yani tarihsel olarak iyi demişti. Eğer yaşlılığı kabul eden biri değilseniz bu laf hakaret gibi gelir. Gerçi maç öncesi defanstan kimse ağzını bozmadı ama kendisini 3 sack 3 de INT ile selamlayarak sezona iyi bir başlangıç yaptılar (üstelik Julius Peppers'ın Andrew Luck'a 1 sack + fumble recovery'si penaltı yüzünden geçersiz oldu).
Tarihsel olarak ihtiyar defans ve Andrew Luck

Brian Urlacher maçında başında biraz oynadıktan sonra skor rahatlayınca ne olur ne olmaz diye kenara alındı. Pro Bowlcu (all star gibi) CB Charles Tillmann sakatlandı ve yerine giren yeni transfer CB Kelvin Hayden tam 7 tackle yaparak takımın S Major Wright ile en çok tackle yapan adamı oldu.

Her ne kadar yazının başında Colts iyi rakiptir desek de, elbette gerçek test bu hafta Green Bay Packers deplasmanında olacak. Ama sonuçta Colts'a veya herhangi bir NFL takımına karşı bundan iyisi de yapılamazdı. Hücumda hem pas hem de koşu oyunu olarak iyiyiz. Özel takımlar ile defans da geçmiş sezonların standartlarını tuttururlarsa iyi bir sezon hayal olmayacaktır.

6 Eylül 2012 Perşembe

Vuelta Onyedi - Çok Özel Bir Etap





Seyrettiğim en güzel etap olabilirdi. Canımız Avroşiport yayına daha erken girseydi, HD TV karşısında seyretseydim ve Vuelta gibi hafife alınan bir turda meydana gelmeseydi, hayatımda seyrettiğim en güzel etap olabilirdi. Ama ofisteydim ve geç başlamış yayını dandik bir stream'den düşük çözünürlükle izledim. Yayın saat 17:00'de, dananın kuyruğu koptuktan sonra başladığı için tam tadına varamadım ama çok sıradışı bir yarışa tanık olduğumu çabuk anladım.

Alberto Contador, hakkındaki tüm iddialara (ve aldığı cezaya) rağmen, yol bisikletinin son 15 yılda gördüğü en heyecan verici iki sporcudan biri (Pantani ile beraber). Gilbert ve Rodriguez de müthiş isimler ama Alberto onlardan bir kol boyu ileride, bu kesin fikrim. Yeteneği yanında kazanma arzusu, cüreti, risk alma kararlılığı onu seyretmeyi harika bir deneyim haline getiriyor. Dün boktan bir stream ile, son 1 saatine yetişmiş de olsam, çok özel bir performansa tanıklık ettim, bahtiyarım.


 
Contador geçen sene TdF'da da yine böyle bir "intihar saldırısı" yapmış ama başarılı olmamıştı. Bu defa, cüretkar bir taktiğin, gezegenin en heyecan verici bisikletçisi ve takımı tarafından kusursuz başarıyla uygulanışını görebildik. Ayırca, yol bisikleti sporunu dramatik ve aşık olunası yapan birçok öge de önümüzden resmi geçit yaptı. Kişisel tarihimde hiç bir yarış Vuelta'nın dünkü 17. etabı kadar beni etkilemedi. Anlatayım:

Tüplü dalışta bir laf vardır "Plan your dive and dive your plan!" (dalışını planla ve o planı dal). Dinlenme günüde hazırlanmış nefis bir planın o derece zarif uygulamasını gördük. SaxoBank Tinkoff, Contador'un Vuelta'yı kazanacağı paradigmanın Cuitu Negru'da -bir defa daha- iflas ettiğini görünce denklemi tersine çeviren bir taktik kurmuş. Neydi ilk denklem?

Contador=Çok iyi bir yokuşçu => sert youşlarda tüm rakiplerini elimine eder ve etap kazanır +  ITT'de durumu kontrol eder (Froome'a karşı) => bonus saniyelerle birlikte gerekli zaman farkını oluşurarak kazanır.

Froome'un TdF yorgunluğundan kurtulamayışı bir derece Contador'un eline oynadı. Ama Joaquim Rodriguez'i %30'lara varan yokuşlarda silkeleyemediğini gördü. Hatta Purito'ya son metrelerde sürekli geçilip zaman yitirince, önümüzdeki Cumartesi Bola del Mundo'da da Moreno-Rodriguez ikilisinden sıyrılamayacağını anladı. General Sun-Tzu "düşmanını şaşırt" der. Purito dinlenme günü sonrası, takımıyla rahatça kontrol edebileceği orta sertlikte bir yokuşla biten etaba pek dikkat etmemiş olmalı. Büyük hata. Büyük Turlar'da lider için nefes alınacak, gardını düşürecek tek bir gün bile yoktur. Her gün, her saat dikkatli, tedbirli olmak zorundadır. Contador rakibini şaşırtacak bir sürpriz hazırlamıştı. Sayın Alparslan etap özetini verdi, tekrarlamaya gerek yok.



Yarışın ilk 80 km'si boyunca kaçış grubu oluşamaması ne derece hızlı başladığını gösteriyor aslında. Conti ve Valverde bile kaçmayı denediler ama haliyle Katusha izin vermedi. Başarılı kaçış bile ilk yokuşa kadar ancak 2 dakikalık bir fark açabildi. Saxo Bank'ın hamlesi de o yokuşun inişinde geldi. İkinci bir grup pelotondan koparken ön tarafta Contador'un 4 domestiği vardı ve Rodriguez herhalde ilk bu an "Nöölüyö len!?" demiştir. Contador kendisine ileride destek olacak elemanları göndermişti. Bu grupta eski dostu Paolo Tiralongo da vardı ve aralarında "Hocam, hadi bakalım borcunu ödeme vakti!" diye bir konuşma geçmediyse ne olayım. 

Bir kere Contador'un "İçgüdüyle atağa kalktım" demecine elbette inanmıyoruz. Aslında bunu demesine gerek yok. Planı hazırladık ve uyguladık dese daha hoş olurdu. Plan öncelikle Contador'un yokuş TT yeteneğine dayanıyor. La Hoz'u Rodriguez ve Valverde'nin 18" önünde geçip takım arkadaşı Sergio Paulinho'nun müthiş temposuyla farkı açmaya başladığında plan tıkır tıkır işliyordu. Kritik nokta, Paulinho tükenirken Contador'un eski dost Tiralongo'yla atağa başlaması oldu. Etap zaferi sözü vermiş midir emin değilim (4 kıymetli bonus saniyesi söz konusu) ama gerekli bağlantılar yapılmıştır. Zaten Tiralongo Contador'a medyun-u şükrandı ve borcunu ödemek için çok uygun bir fırsat çıkmıştı (Mario Puzo'nun "Baba" kitabında kendisine bir "iyilik" yapılan fırıncının doğum gününde Don Corleone'ye pasta hediye getirişi). Bir süre de onun hava boşluğunda giden şampiyon Fuente Dé'de artık sadece kendi gücüne kaldı. 17 km uzunluğunda ve %4 ortalama eğim Purito'ya çok ağır geldi. Rodriguez laktat eşiğinin üstünde kısa süreli muhteşem performans verebilen ama eşikte yüksek watt üretme kapasitesi sınırlı bir sporcu. Yıllardır savunduğum "Purito Büyük Tur kazanamaz" önermesi bu fizyolojik özelliğe dayanıyor. Hoş adam Giro12 ve Vuelta 12'de tükürdüğümü yalamanın ucuna kadar getirdi beni ama neyse. Ne tahmin etsem tersi çıkıyor bugünlerde zaten. Contador Purito'nun bu özelliğini çok iyi kullandı ve ciddi bir fark yarattı. 



Yol bisikletinde herkes "mecburcu"yu bekler. Kimin ihtiyacı varsa o tempo yapmak zorundadır, bunu herkes bilir. Mecburcu da kimbilir kaç kere bu durumdan faydalanmış olduğundan ağzını açamaz. Valverde ve Movistar bir ara Rodriguez'e yardım ettiler ama kan kokusunu alınca onu bir anda bırakıp atağa kalktılar. Purito'nun onların arkasına takılamamış olması gerçekten tükendiğini gösteriyor. TT yeteneği kısıtlı, %4 bir yokuşu büyük aynada uzun süre tempolu  çıkamayan Katusha'nın lideri teslim bayrağını çekmiş oldu. Valverde etap sonunda Contador'a 6" kadar yaklaştı ama ikisinin arasında zaten 1'41" fark vardı ve aradaki sürenin azalışı etabı kazanmak dışında bir önem taşımıyordu.  


Saxo Bank arabasından Tiralongo'ya su verilmesi harika bir görüntüydü. Yol bisikleti ittifakların sürekli değiştiği, zayıfın hemen "hal" edildiği, süper Makyavelist ve ultra pragmatist bir spor. Şan, şeref, onur bu sporda alıştığımızdan çok farklı formlarda ortaya çıkıyor. Şövalyelik yapılmaz, komik sayılır, hatta ayıplanır. Diğer iki güzel görüntü de Contador'un birer kurmayının yokuşta pestili çıkan Rodriguez ve Valverde'nin arkasında "jandarma" olarak beklemeleriydi. Liderleri yarışı kazanırken, baş rakiplerinin çektiği sıkıntıyı en yakından izleyip takım arabasına bilgi veren muhbir görevini yaptılar.

Tuzak kuranlar, düşmanla ittifak yapanlar, düşene bir de sen vur'cular, oportünistler, muhbirler ve schadenfreude'nin vücuda gelişi.... Nasıl bir spora gönlümüzü kaptırdıysak artık....

5 Eylül 2012 Çarşamba

Örnek-Olay İncelemesi - Vuelta 17.Etap (Alberto Contador)

Alberto Contador, yol bisikleti dünyasının 3 büyük turundan biri olan İspanya bisiklet turunun veya daha çok bilinen adıyla La Vuelta'nın 17. etabını nefis bir taktik ve güçle beklenmedik şekilde kazanarak genel klasmanda liderliğe yükseldi.

Bu blogun yazarları olarak bisiklet sporuna meraklıyız. Ancak etap hikayesi yazma gibi bir amacımız yoktur, daha genel bakmayı tercih ederiz. Ama bu etap farklı, adeta yol bisikleti sporu için bir örnek-olay incelemesi (case study). O yüzden yazıyorum.

Etap Öncesi

Alberto Contador 2010 yılında Fransa Bisiklet Turunu kazanırken kendisinde doping tespit edildi. Tur sırasında vücudunda -kendisine göre yediği etten dolayı- "clenbuterol" maddesi çıktı. Ceza, itiraz, "yargıtay" süreci falan derken uzadı da uzadı ve en sonunda geçen sene Contador'a ceza verilebildi. O yüzden Contador bu senenin İtalya ve Fransa bisiklet turlarını kaçırdı. İspanya bisiklet turu her ne kadar üç büyük tur arasındaysa da, genelde önem olarak 3. sırada kabul edilir. Yani normal bir sezon için,  Contador gibi muhtemelen dünyanın en iyi bisikletçisinin yarışmayı tercih edeceği bir tur değildir. Ammavelakin, ceza yüzünden Contador takvimdeki ilk iki turu kaçırınca Vuelta'da yarışmak onun için doğal bir seçim oldu.


Eğer bir bisikletçi kravatı taktıysa problem vardır

Tur öncesi favoriler Chris Froome ile Contador idi. Froome Fransa bisiklet turunda Wiggins'in süper domestiği idi; neredeyse takım lideri kadar iyi bir domestik. Yokuşsa yokuş, zamana karşıysa zaman karşı. Yine de tur Wiggins'in oldu; Froome'a Vuelta kaldı. Froome yorgun ama formda, Contador ise dinç ama uzun süredir yarışmamış olmanın hamlığı bağlamında bakıldığında kaba şans açısından 1-1'lik eşitlik çıkıyordu.

Ancak turun başlamasıyla beraber plase Joaquim Rodriguez (nam-ı diğer "Purito") ortaya çıktı ve kırmızı mayoyu kaptı. Froome zaten yorgunluğa dayanamayıp ilerleyen etaplarda çökerken, geçen hafta sonunun dağlık etaplarında Purito Contador'a karşı iyi dayandı, hatta dayanmak ne kelime, etap sonlarında atak da yaparak Contrador'un hep önünde bitirdi. 17. etap öncesi genel klasman şöyle idi:

1. J. Rodriguez (Katusha)
2. A. Contador (Saxo Bank) 0:28
3. A. Valverde (Movistar) 2:04
4. C. Froome (Sky) 4:52

Kalan etaplara bakıldığında sadece Cumartesi günü zirve finişi vardı, yani klasmanı etkileyebilecek sadece 1 etap kalmıştı. Dahası, 16 etap boyunca Rodriguez dağlarda gayet iyi gözükmüştü. Yani artık neredeyse turu bu aşamadan sonra bırakmayacağına herkes kesin gözle bakıyordu.

17. Etap

Bu etap her ne kadar zirve finişli olsa da, finiş sadece 2. kategori idi. Yol boyunca da biri Kat. 2., diğeri de Kat. 3. olmak üzere iki yokuş daha vardı. Yani kaçış grubunun kazanacağı, favorilerin ise Cumartesi günündeki büyük test için kendilerini fazla hırpalamayacakları tarz bir etap. Zira Kat. 2 tırmanış manalı bir zaman farkı için yeterli değildir, yorulduğunuzla kalırsınız.


17.Etap Profili

Etap tipik olarak kaçış çabalarıyla başladı. Hatta bir ara Contador ile Valverde bile kaçış yapmaya çalıştılar ama pelotona liderlik eden Katusha takımı bu kaçışı engelledi. Belki de bu kaçış çabası bir şeylerin olacağının işaretiydi.

Peloton iyi dayandı ama 80. kilometrede en sonunda 11 kişilik bir kaçış grubu oluşabildi. Bu grup peloton ile arasındaki farkı 2:03'e kadar çıkardıktan sonra ilk tırmanışta dağıldı. Ancak arkasından hemen büyük bir takip grubu oluştu. Takip grubunda Contador'un takımı Saxo Bank'tan 3 kişinin olması şüphe oluşturuyordu elbette. Ama Katusha kırmızı mayonun takımı olarak en azından teamüller gereği, ama daha çok liderleri Rodriguez'i beladan korumak için pelotona liderlik etmek zorundaydılar. Yani Katusha'nın kaçış veya takip grubuna eleman göndermesi düşünülemezdi ama Saxo Bank takım elemanları önemsizliğin öneminden faydalanmakta serbest idiler.

İkinci tırmanışın başlangıcında Contador aniden atak yaptı. İster istemez Rodriguez ile Valverde de kendisini takip edebilmek için pelotondan ayrılmak zorunda kaldı. Contador 2. tırmanışın sonunda sadece 0:18  öndeydi. Bu henüz liderlik için yeterli değildi ama ileride kaçan grupta 3 arkadaşı vardı. Onlara bağlandığı anda kaçış grubu Saxo Bank'dan domestik Sergio Paulinho'nun arttırdığı tempoyla, 20 km kala takım arkadaşlarını pelotonda bırakmış Rodriguez ve Valverde'nin önünde farkı 1:30'a kadar çıkardı.

Kaçış grubu güzel güzel giderken Contador ve eski takım arkadaşı Paolo Tiralongo kaçış grubuna atak yaptılar, yani diğer deyişle kaçış grubundan kaçtılar ve birlikte çalışmaya başladılar. Aslında Tiralongo farklı takımdan olduğu için (Astana) Contador'a yardım etmek zorunda değildi. Ama Giro 2011'de Contador benzer bir durumda Tiralongo'ya bir etap hediye etmişti. Dolayısıyla Tiralongo'nun Contador'a vefa borcu vardı. Bu sırada ara sprint kapısından Contador önde geçti ve kritik "bonus" zamanları kaptı. Bu arada susayan Tiralongo'ya Saxo Bank arabasından su verildi. Bu size şike gibi gelebilir, ama unutmayalım: Bisiklet UEFA kriterlerine göre seyredilecek bir spor değildir.

Küllerinden doğan Contador'un etap galibiyet sevinci  (klişeye gel!! - Ed.)

Son tırmanışta finişe 13 kilometre kala Contador artık Tiralongo'yu da silkeleyerek tek başına kaldı ve yarışı birinci bitirerek gücünü gösterdi. Bu arada hakkını yemeyelim, kırmızı mayolu Rodriguez'i silkeleyen Valverde de tırmanışta farkı devamlı azalttı ve etabı sadece 6 saniye geride ikinci olarak bitirerek genel klasmanda ikinciliğe yükseldi.

1. Contador (Saxo Bank)
2. Valverde (Movistar) 1:52
3. Rodriguez (Katusha) 2:28
4. Froome (Sky) 9:40


Bundan sonra Contador turu kazandı diyebilir miyiz? Büyük ihtimalle. İnşallah bu sefer de esrarengiz bir et yememiştir. Cumartesi'yi bekleyelim ve görelim (ve sonuca göre burayı da güncelleyelim)

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Lance Armstrong - Biraz Daha Yazdım





Lance Armstrong - Bu yarışta Yokum yazısını,  Lance'in USADA ile mücadele etmeyeceğini öğrendikten sonra hızla ve çok "fact finding" yapmadan   yazmıştım. Birkaç hatayı sonradan düzelttim. Ama çabuk yazdığım için ne doping konusuna, ne yasal prosedüre, ne de bu olayın bundan sonra bisiklet sporunda nelere yol açacağına dair öngörülere girmedim. Dün sabahki bisiklet turumda konu üstüne biraz daha düşündüm. Çok metodik olmadan, aklıma gelenleri madde madde sıralamak istiyorum: 

1. Öncelikle pozitif bir doping testi olmadan nasıl ceza verildiğine bakalım (bunun için bisikletten inip biraz internet taraması yapmam gerekti). USADA hem BALCO hem de atlet Michelle Collins davalarında "non-analitik pozitif" bazda (yani dopingi ispatlayan bir test olmadan) ceza vermiş. Hiçbir testte dopingli çıkmayan Collins'in e-posta kayıtları ile idrar ve kan örneklerinin dopinge işaret ettiği öne sürülmüş ve sporcunun CAS başvurusunu da içeren bir süreç sonunda Collins 8 yıl ceza almış. Keza Tim Montgomery de görgü tanıklıkları sonucu mahkum edilen bir sporcu. Yani yazıdaki "doping testi pozitif çıkmadan nasıl ceza verilir?" sorum yanıtını buluyor. 


USADA prosedürüne göre, doping suçlaması yapılan atlet önce USADA İnceleme Komitesi (Review Board) önüne çıkıyor. Bu komite, aslında sporcuların haksız suçlamalara maruz kalmamaları için kurulmuş bir kontrol makamı. Üyeleri ise USADA CEO'su Travis Tygart tarafından atanıyor. Burada bir yamukluk var takdir edersiniz ki. Benim atadığım adam kimin lehine karar verir acaba? Haliyle komite LA'un yargılanmasına karar verdi. Bundan sonra Armstrong Texas federal mahkemesine aşağıdaki şikayetlerle bir durdurma davası açtı: 

  • Hakem heyeti karşısına çıkana kadar, LA hakkındaki suçlamalara temel olan hiçbir tanıklık ve testi öğrenemeyecekti
  • Tanıkları çapraz sorguya alma hakkı yoktu.
  • Kendi suçsuzluğunu oryaya çıkartacak deliller sunma hakkı yoktu.
  • CAS hakimlerinin ücretlerinin ABD Olimpiyat Komitesi (USADA'nın ana kuruluşu) tarafından ödenmesi
  • Laboratuar sonuçlarının tam açıklanmasını, test prosedürlerini sorgulamayı ve testlerin bağımsız başka organlarca incelenmesini talep etme hakkı yoktu.
  • 8 yıllık zaman aşımı süresinin bitmiş olduğu
  • Emekli bir sporcu olarak yasal soruşturma hakkının UCI'da olduğu
  • USADA'nın tanıklarla yaptığı anlaşmaları açıklamak zorunda olmayışı (ceza indirimi karşılığı tanıklık şüphesi)

Bunlardan başka birkaç itirazı daha var. 



Hukukçu olmadığımı tekrar hatırlatayım. Ama sanki bu itirazlarda haklılık payı var gibi gözüküyor. Zaten, "non-analitik pozitif" doping suçlamalarında -Amerikalı- bir atletin, ABD Anayasası'nın meşhur 5. Ek maddesindeki bireyi koruyan çerçeveye dahil olup olmayacağı oldukça netameli bir konu. Sonuçta hakkınızdaki suçlamaların niteliğini, kimin ne tanıklık yaptığını ve testlerin sonuçlarını öğrenmeden insan kendini savunmak üzere nasıl hazırlanabilir ki? 


Federal yargıç bir çok konuda Lance'in argümanlarına sempati duyduğunu belirtse de sonuçta "bu dava benim yetki alanımda değil" diyerek sürecin USADA'nın çizdiği çerçevede devam etmesine izin verdi. Bu noktada da, LA'un danışmanları, artık kazanacakları pek bir şey olmadığı konusunda Le Patron'u ikna etmiş olmalılar. Elbette duruşmada Lance'in tüm kirli çamaşırları ortaya dökülebilir ve LA rezil de olabilirdi. Bu olasılığı hiç yadsımıyorum. Ancak Johann Bruyneel dahil, Lance'le beraber suçlanan 3 kişi yargılamayı kabul etti ve önümüzdeki aylarda yapılması beklenen duruşmalarda Lance ile ilgili hikayeler yine ortaya dökülebilir. Eğer Lance'i mahkum etmeyi başardığı için, USADA diğer 3 kişinin peşini bırakırsa, "Boynun altında kalsın Travis Tygart!" derim.



Travis Tygart

2. Bisiklet sporu, başlangıcından beri dopingle iç içe olmuş bir dal. Bugün bisiklet dünyasında yer alan hemen herkes ucundan kıyısından buna bulaşmış durumda. Bjaerne Riis, -son ve çoook gecikmiş itirafıyla- Jonathan Vaughters, Erik Zabel, Rolf Aldag ilk ağızda aklıma gelenler. Bu abilerin hepsi bisikletten ekmek yemeye devam ediyorlar. Lance de, isterse Bontrager Trek takımının hissedarı olarak bisiklet dünyasında takılmaya devam edebilir. O zaman şu soruyu sorma hakkımız yok mu? Nasıl oluyor da Lance Armstrong'un, artık emekli olmuşken, ilkini 13 yıl önce kazandığı bir yarıştaki derecelerini elinden alarak "Doping Savaşı"na katkıda bulunmuş olunuyor?



Jonathan Vaughters

3. LA'un temiz çıkan yüzlerce doping testi ve 2 yıl boyunca biyolojik pasaport sisteminde kalmış olmasına karşın bu kadar yıl sonra cezalandırılması, doping testlerinin ve pasaportun güvenirliği hakkında büyük şüpheler ortaya çıkarıyor. Zaten şüphe vardı da şöyle bir boyut daha eklendi: Artık sporcular, temiz yarıştıklarını ispat edecek bir kozdan mahrum durumdalar. Doping testlerinden temiz çıkmış olmak, biyolojik pasaportta şüpheli değerler olmaması, bisikletçilerin temiz ve ahlaklı olduğunu kanıtlayamıyor. O zaman, hepsine birden ya "temiz" yada "dopé" diye bakmak zorundayız. Hep temiz çıkmış LA cezalandırıldığına göre diğerlerine nasıl "temiz" diye bakabilirim? O zaman "bunların hepsi dopingci" diye düşünmek zorundayım. Bradley Wiggins, Chris Froome, Hesjedal, Mark Cavendish veya dün yarış kazanan PhilGil... Ne kadar üst düzey, başarılı, şampiyon bisikletçi varsa dopé. Bunu dediğimiz an bisiklet sporunu (ve tüm sporları) öldürdük demektir. Çünkü ancak yarış kazanamayan, başarısız, yavaş bir sporcunun "Vallahi temizim!" açıklamasına inanabilir hale geliyoruz. Hızlı olmak, yarış kazanmak saygı ve hayranlığı değil, şüphe ve suçlamayı tetikleyen bir şey haline dönüşüyor. Bu ise, başından sonuna bir saçmalık.



4. Lance Armstrong, özellikle 1994 sezonunda, tüm pelotonun müthiş hızlanmış olduğundan şikayet ederek, Avrupa'da EPO'nun bayağı revaçta olduğundan, ne isim ne ilaç adı vermeden şikayet etmişti . Lance 1993'de Dünya Şampiyonluğu ve 1 TdF etabı kazanıyor (22 yaşında). 1994'de San Sebastian ve L-B-L'de aldığı ikincilikler var. Hadi bu zaferleri temiz kabul edelim. Sonra gözü açılmış ve doping işine girmiş olsun. 1995'deki dereceleri de bu defa San Sebastian'da şampiyonluk, P-N'de ve TdF'da birer etap, 1996'da Fleche Walonne'da birinci, L-B-L'de yine ikinci (bu defa yaş 25). 1996-1998 arası EPO havada uçuşuyor pro bisiklette, Lance ise '96 Ekim'inde kanser olup yarışlardan çekiliyor. Dikkat ederseniz pre-1994 ve post-1994 dereceleri arasında müthiş bir farklılık yok (tam liste şurada). Kanserin vücudunu değiştirdiği ve sprinter/rouleur (bugünkü Peter Sagan tarzı) tipi sporcudan yokuşçu/genel klasmancıya dönüştüğü yazıldı çizildi. Lance Armstrong zamanının en yetenekli sporcularından biri olarak, 22 yaşında dünya şampiyonu olup Fransa Turu'nda bir etap kazanmış. Üstüne, tüm kariyerini tek bir yarışa, Fransa Turu'na odaklanmış olarak geçirdi. Ne Eddy Merckx gibi yarıştan yarışa koşturarak kendini helak etti, ne de belli yarış tiplerini seçip onlarda uzmanlaşan biri oldu. O sadece Fransa Turu için yarıştı. Ve inanılmaz şanslı bir adamdı hatırlayacaksınız. İnsan 7 yıl yarışıp bir kere düşmez mi (Luz Ardiden'den başka yok)? Bir kere lastiği patlayıp zaman kaybetmez mi? Stratejik bir hata yapmaz, açlıktan bonklamaz mı? Yukarıdaki madde uyarınca Lance dopingcinin babası olabilir. Ama başarısı sadece dopingle açıklanamaz.

Luz Ardiden: 1999-2005 arasında  Lance'i sadece bir kez böyle gördük

5. Omerta... Lance armstrong'un EPO şikayet açıklaması bile müthiş üstü kapalı. Bunun dışında hemen hiç şikayet etmedi. Kimseyi fitnelemedi, ihbar etmedi, hedef göstermedi. Tüm kariyeri boyunca geleneksel bir bisikletçi gibi yarıştı. Siyah ayakkabı-beyaz çoraptan başlayan, başta Eddy Merckx, tüm eski şampiyonlara saygılı ve yakın duran, yazılı olmayan kurallara hep riayet eden (Pantani ve Basso'ya bıraktığı etaplar) biri oldu. 2005'te bırakırken Fransa Turu'na "bu güzel yarış" diyen, sporunu hep yücelten biri oldu. Karşısına geçmeyen hiçbir eski takım arkadaşı ve takım görevlisini ötelemedi. 15 yıldır hemen hemen aynı yakın çalışma arkadaşlarıyla beraber oldu. Bart Knaggs, Bill Stapleton, George Hincapie, Popovych, Bruyneel... Hatta takımdan ayrılmasına rağmen Tyler Hamilton'a bile pek bir şey demedi. Herkes ondan cüzzamlı gibi kaçarken, son ana kadar Michele Ferrari'nin yanından ayrılmadı. Doktor ceza alınca da gayet nazik bir şekilde veda etti (o da eğer ettiyse)... Diğer yandan kendisini suçlayanlara tüm mafyoz öfkesini kustu. Belki çekip vurmadı ama Emma Riley (masör), Mike Anderson (mekanik) ve David Walsh & Pierre Ballester ile uzun süre uğraştı, canlarını acıttı. Kanser tedavisi sırasında, Lance'in, doktoruna doping kullandığını söylediğini iddia eden Betsy Andreu'nün üstüne gitti. Ama kocası -ve eski takım arkadaşı- Frankie Andreu'yü sadece arkadaşlıktan sildi, direk sataşmadı. Aşklarını ortada yaşadı ama hiç reklam etmedi. Sheryl Crow'la neden ayrıldıkları hala bilinmiyor (Sheryl de gıkını çıkarmadı, helal olsun), "çocuklarının anası"ndan  hep iyi bahsetti, ötelemedi. Annesine delice düşkündü. Bu taraflarıyla İtalyan bir mafya babasını andırmıyor mu sizce de?

5. Dün bisiklette en çok alttaki sorunun cevabını düşündüm. Ben bir sonuca ulaştım ama önemli değil. Herkes kendi cevabını vermeli:
Aşağıdakilerden hangisi vicdanlarda affedilmeyi daha çok hakediyor? 

a) David Millar
b) Lance Armstrong
c) Aleksaner Vinokourov
d) Michael Rasmussen......................Peki neden? 


6. Ben 14 yaşındayken babam akciğer kanserinden öldü. Vefatından bir süre önce sigaraya başlamıştım. Bir gece ağzımdaki sigara kokusunu farketti ve geç kalmış bir tövbekar olarak "İçme oğlum, benim halimi görmüyor musun?" diye söylendi. Babam akciğer hastalıkları uzmanı bir doktordu. O da, ben de kanser olabileceğimizi bilerek sigara içtik... Lance de, şampiyon olmak için kendini zehirlemiş olabilir. Kişisel tecrübeme dayanarak "Ben kanser oldum ve ölümden döndüm, vücudumu dopinge açar mıyım hiç?" argümanını kabul etmiyorum.

Kemoterapi...

7. Bir "savaşçı" miti var. Hiç vazgeçmeyeceksin, hiç teslim olmayacaksın, sonuna kadar mücadele edeceksin... Yalan. Öyle olsaydı, hiçbir savaşta esir alınmaz, harp meydanındaki son düşman da ölene kadar savaşılırdı. Halbuki savaş esir demektir. İnsan tıyneti böyle değil. Ölene kadar savaşmıyor çoğunlukla. Etrafımız yıllarca mücadele edip yorulan ve sonunda vazgeçenlerle dolu. Kocasını eve bağlamak için, ailesini geçindirmek için, şirketini kurtarmak için çabalayıp başaramayanların da dünyası bu. Ya yenildiğini kabul ederek, ya enerjin bittiği için, ya kazanacak bir şey olmadığı, yada artık kaçacak yer kalmadığı için...

Bazen vazgeçmek herkesin hakkıdır.

24 Ağustos 2012 Cuma

Lance Armstrong - Bu Yarışta Yokum


USADA Lance Armstrong'un 1996'dan beri doping yaptığını öne sürerek 7 TdF şampiyonluğunu elinden aldı. Muhakkak duydunuz. Suçlamalara bir hakem heyeti karşısında cevap vermeyi kabul etmek için dün akşama kadar süresi olan LA, artık savaşmaktan yorulduğunu söyleyerek bu hakkını kullanmayacağını ilan etti. USADA da birkaç saat içinde Armstrong'un 1998'dan beri olan şampiyonluklarını, derecelerini, ödül paralarını ve Olimpiyat bronz madalyasını elinden aldığını açıkladı.



Öncelikle, sonuncusu 2005 yılında kazanılmış, doping testleri çoktan yapılıp bitmiş, hesapları kapatılmış şampiyonlukların nasıl 7 yıl sonra, ABD'de bir kurum tarafından LA'un elinden alınabildiğini anlamadığımı söylemeliyim. LA doping yapmamıştır demek istemiyorum (yapmış olma olasılığı bence yüksek). Ama o değil. USADA'nın elinde Floyd Landis ve Tyler Hamilton'un ifadeleri ve Lance'in "doping yapmış birinin sonuçlarıyla uyumlu" kan örnekleri dışında bir şey yok (diğer tanık ifadeleri hakkında bilgimiz yok). İki dopingci eski takım arkadaşı ve başı götü oynayan bir lisanla bahsedilen şüpheli kan örnekleri. LA ile beraber Johann Bruyneel ve takımın birkaç soigneur/doktoru da suçlanmıştı. Bruyneel hakem heyetini kabul etti, diğerleri savunma yapmayacaklarını belirtip ömür boyu ceza aldılar. 

Armstrong, bisiklet sporunun, süründüğü yerden kalkıp dünyanın en "cool" sporlarından biri haline gelmesinde çok payı olan birisi olabilir ama Adalet Hanım bunu sallamaz. Gözü bağlıdır. Ve fakat elinde terazisi vardır. Her şeyi ince ince tartar. Bakalım öyle mi işliyor süreç?

Doping testi pozitif çıkan bir sporcu suçüstü yakalanmış sayılıyor ve suçsuzluğunu ispat etmesi gerekiyor. İspat edemezse geçmiş olsun. Yani "masumiyet karinesi" diye anılan, bokunu çıkardığımız kavram bu durumda geçerli değil. Lance Armstrong olayında da USADA şöyle diyor: "Lance Bey, şimdiye kadar yüzlerce doping testini başarıyla geçmiş olabilirsiniz. Ancak Tyler ve Floyd size dopingci diyorlar, kendileri de dopingci olduklarından ben onlara inanıyorum. Üstelik elimde size ait, 2009 ve 2010 yılından kalma bazı bazı kan örnekleri var. Bunlar da kan dopingi yapmış birinin sonuçlarıyla tam tutarlılık gösteriyor. Bu nedenle gelin suçsuzluğunuzu ispat edin, yada size ömür boyu ceza veriyorum. Yerse!" 


Hukuk adamı değilim. Ama adalet duygum güçlüdür. Birinin suçunu ya ispatlarsın yada ispatlayamıyorsan arkasından küfrü basar hayatına devam edersin. Ortası olmaz. Bu uygulama bana ne mantıklı geliyor ne de hakkaniyetli. Bir kere Tyler ve Floyd, özellikle Floyd, 2006'da yakalandıktan sonra 2-3 yıl suçsuzum diye kıçını yırtmış, bu arada LA'dan para ve iş istemiş, alamayınca tehdit etmiş, en sonunda da doping yaptığını itiraf edip eski takım arkadaşını ihbar etmiş bir vatandaş. Ne kadar güvenilir siz karar verin. Tyler Hamilton ise yine beş parasız, 2-3 ay sonra çıkacak yeni kitabından kazanmayı umduğu paraya bel bağlamış biri. İki kez -ayrı takımlarda- doping suçundan yakalanmış, toplam 10 yıl ceza alarak kariyerini bitirmiş bir başka sporcu. 

Suçlu adam doğru söylemez diye bir kanun yok. Elbette söyleyebilir. Ama bu iki sporcunun söyledikleri daha dikkatle incelenmeli ve tanıklıkları ancak ikincil önemde görülmelidir. O zaman kan örneklerine geliyoruz. Kan örnekleri eğer doğru şekilde saklanmamışlarsa Sırat Köprüsü hariç hiçbir yerde kabul görmezler. Üstelik USADA'nın bu numunelerle ilgili dediğine yavaş çekimde bir daha bakalım: "Fully consistent with blood doping". Oğlum, ne demek bu? Yapmış mı yapmamış mı? "Fully consistent" tamamen tutarlı demek. Poposunu sağlama almak için çakal bir avukatın yazdığı belli. Var mı doping ustacım onu söyle bize! EPO mu? Vino gibi babasının kanını mı almış? Steroid mi buldun, söylesene!! Büyük olasılıkla biyolojik pasaporttan kalkıp sonuca ulaşmaya çalışacaklar ama onlar da kendilerinden emin değiller. Olasılıkla mahkemede rezil olurlardı. Bunun dışında tek bir fiziksel kanıt yok. Tabii LA'un temiz çıktığı yüzlerce doping testi hariç. Suçu ispat edilememiş olsa da bir insan vicdanlarda mahkum olabilir, itirazım yok. Ama cezalandırılamaz.


Armstrong son olarak Texas'ta bir mahkemeye başvurmuş ve USADA prosedürüyle anayasal haklarının çiğnendiği gerekçesiyle (masumiet karinesi, vs.) soruşturmanın durdurulmasını talep etmişti. Mahkeme bu konuda yetkili olmadığını söyleyerek davayı reddetti ama USADA'ya da kamış  sokmaktan geri kalmadı. Yargıç Sam Sparks kuruluşun "Armstrong'u suçlayarak dopingle savaş amacı mı, yoksa reklam ve politika gibi daha az soylu amaçlar mı güttüğüne dair ciddi sorular" olduğunu belirtti. Ha şunu bileydin!

Amerikan adalet sistemi "İbret için bir tanesini sallandıracaksın, bak bir daha yapıyorlar mı?" olarak bildiğimiz sistemle çalışıyor (lan bizden mi öğrendiler yoksa?). Belli bir suç kavramı için, tüm suçluları kovalamak yerine, yüksek profilli, şöhretli birkaç kişinin peşine tüm gücüyle düşmeyi tercih ediyor. O seçilmiş birkaç insanı cezalandırarak topluma "Bakın dokunulmazları bile içeri atıyorum, size kimbilir naaparım? Ayağınızı denk alın!!" şeklinde korku salıyor. Geçmişte Al Capone, Oteller Kraliçesi Leona Helmsley ve ev kadınlarının sevgilisi Martha Stewart bu şekilde kodesi boylamışlardı (yok, bizden almamışlar, bizde sistem garibanı içeri almak üstüne kuruludur). USADA Lance Armstrong konusunda yargıcın dedikleri yanında bir de bu saikle hareket ediyor. Üstüne de "Pislik at, en azından izi kalır" yaklaşımıyla LA'u rezil etme taktiği var elbette. Çok büyük olasılıkla,  Lance, tanıklıklarla repütasyonu lekeleneceğinden, sonuçta kazansa bile bir Pirus Zaferi dışında eline bir şey geçmeyeceğinden savaşa girmemeyi tercih etti.

Şimdi olaya duygusal yaklaşacağım. Lance Armstrong bisiklet sporuna olan ilgimi ilk kaşıyan sporculardan birisidir. Onun hakkında okuyarak başladım işin derinine girmeye. Daha çok okudum, daha çok meraklandım, bilgilendim ve bisikleti sevdim. Yani benim bisiklet aşkımın hızlandırıcısı oldu. Açıkçası, kanser karşıtı bayraktarlığı hiç umurumda olmadı. Ben spora olan bilimsel yaklaşımını, onu değiştirişini, büyük hırsını, mücadeleciliğini ve amaca odaklanmasını sevdim. Fakat acımasızlığından, Makyavelist metodlarından, oynadığı akıl oyunlarından nefret ettim. Kendisini ne dost ne de damat olarak tercih etmem. Bir aşk-nefret ilişkimiz var. 2009'da spora geri dönmemesi için çok dualar ettim çünkü anti-şansını zorlamaya başlamıştı (anti-şans için bkz. Travenian-Şibumi). Döndü ve elbette başarısız oldu. Ama o son iki senedeki varlığı bile yol bisikleti sporunu bir seviye daha yukarı sıçrattı. Dopingci olsun olmasın, 35 yaşımdan sonra bana yeni ve tutkuyla bağlı olduğum bir spor ve uğraş kazandırdı. Yaşama yeni bir kapı açmamı sağlayanlardan biridir. Ona saygı ve hayranlık duyuyorum. 7 şampiyonluğunun elinden alınmış olmasını içime sindiremiyorum. 
 
 
O yarışları seyrettim. Luz Ardiden'de çığlık çığlığa, Beloki düşüp tarlaya daldığında yüreğim hoplayarak, L'Alpe d'Huez TT'de kuvvetine saygı dolu küfürler saydırarak. Lance Armstrong o yarışları dopingle mi kazandı? Bilmiyorum. Ama şu saatten sonra umrumda da değil. Kendisinin sözüyle bağlayayım:

"O 7 Tour'u kimin kazandığını ben biliyorum, o 7 Tour'u kimin kazandığını takım arkadaşlarım biliyor, o 7 Tour'u kimin kazandığını karşılarında yarıştıklarım biliyor." Bana ne kazandırdığını da ben biliyorum.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Danica Patrick'e Açık Mektup

Sevgili Danica,

Normalde sana mektup yazmazdım, vallahi uğraşmazdım o kadar. Ne dünyanın en güzel insanlarından birisin, ne de en yetenekli araba yarışçılardan birisin. Senin sırf kadın olduğun için bulunduğun yerde olduğunu biliyorum. Gelgelelim, benim gibi Chicago Cubs ve Bears taraftarı olduğunu öğrenince "Hadi abilik bende kalsın!" dedim ve bu mektubu yazmaya karar verdim.
Cubs-Astros maçı öncesi sembolik ilk atışı yaparken

Esas konuya girmeden önce, seni asla küçümsemediğimi de belirtmek isterim. Esaslı bir kadın olduğun her halinden belli. Küçüklüğünden beri gayet erkek ve maço bir spor olan motorsporlarının içindesin. En nihayetinde benim de dahil olduğum tüm erkek milleti için araba cinsel gücün uzantısıdır. Yani, pistte solladığın herhangi bir erkek pilot, arkadaşları tarafından alay malzemesi olacağına senin üstüne direksiyonu kırıp beraber yarış dışı kalmaya razıdır. Dahası, ABD'ndeki küçük kasabandan kalktın ve Avrupa'daki serilerde  yarıştın, yetiştin. Bu Avrupa motorsporları ki, nasıl NBA FIBA'ya tepeden bakarsa, genç kıtadan gelen heveslilere o kadar tepeden bakan bir atmosfere sahiptir. Orada da muhtemelen çatır çatır mücadele ettin, zaten başka şansın yoktu.
"You will never know the feeling of a driver when winning a race. The helmet hides feelings that cannot be understood." Ayrton Senna

Diğer yandan eh belli bir güzelliğin var. Olmasa GoDaddy seni reklam yüzü yapmaz, Sports Illustrated namlı dergi de bikini giydirmezdi. Ayrıca güzelliğin ötesinde, iyi de bir konuşmacısın. Dahası, motorsporlarının çok bahsedilmeyen bir becerisi olan agresif olmak vasfına da, gerek telsiz bağlantılarında küfür ederek, gerek sana pistte kelek atan pilota gider yapmak suretiyle ortaya koyarak sahip olduğunu belli ettin.

Başarılı bir sporcu, iyi bir konuşmacı, güzel ve karabiber kıvamı agresif bir insan olarak spor endüstrisinin arayıp da bulamadığı bir tipsin. Yani para makinasısın, herkes de seni o yüzden istiyor. Araba kullanmaktaki yeteneğinden dolayı değil. Eğri oturup doğru konuşalım, 1998'den beri devam ettiğin kariyerinde sadece bir, evet bir yarış kazandın (o da aslında iyi bir yarışta ha!! 2008 yılında IRL serisinin Japonya ayağında) aldın.

Nascar'a geçmeden önce uzun süre Indy Racing League'de (IRL) mücadele ettin. Indy 500'lere katıldın, o efsanevi yarışta liderliğe bile yükseldin. Ama ABD'ndeki açık tekerlekli araba yarışları 90'ların başındaki IRL-CART bölünmesinden beri eski tadında değil, Indy 500'ün bile, geleneğe hürmeti hariç tutarsak eski havası yok. Artık en iyiler orada yarışmıyor. Seni istediler, sen de isabetli bir karar verdin ve geçen sene ısınma turları attıktan sonra bu sezon itibariyle Nascar'a geçtin.

Bu sene Nascar'ın ikinci ligi olan Nationwide serisinde yarışıyorsun. Seneye esas seri olan Cup'da tam zamanlı yarışman için National Association of Stock Car Racing (Borsa'da NASCAR), yarışları veren TNT televizyonu, GoDaddy.com, seni idol olarak gören kadınlar sabırsızlıkla bekliyorlar.

Danica bacım,

Yapma! Seneye Cup'da tam zamanlı yarışma! Nationwide serisi puan sıralamasında 11. sırada olman seni yanıltmasın. En nihayetinde şu ana kadar yapılan 22 yarışın hepsine katılan alt tarafı 13 kişi var. 22 yarışta 1 pole pozisyonun, ve sadece bir Top10 performansın var. Nereden baksan başarısız bir performans bu. Üstelik araban ve diğer ekipman sponsor desteği sayesinde muhtemelen en iyisi. Açık açık söyleyeyim: Erkek olsan kimse suratına bakmazdı.

Bence sen Nationwide'da tam zamanlı yarışmaya devam et bir süre, örneğin 5-10 sene kadar daha. Yukarıda Nascar'ı seçmekle iyi yaptın derken bunu kastediyorum; Nascar, ya da daha teknik deyişle stok araba yarışları uzun ömürlü bir kariyer sunar. Yani, daha nereden baksan 20 sene daha yarışabilirsin. Yetenekli bir insansın, kendini bu süre zarfında iyice geliştirirsin, artık seriyi domine etmeye başladığında da Cup kariyerine başlarsın. Ayrıca Nationwide seçimi Cup'ı elemek anlamına gelmez, bu sezon olduğu gibi yine ara ara alışık olduğun pistlerde yarışır, hem sponsorlarını memnun edersin, hem de uygun şekilde ısınırsın.

Eğer daha "olmadan" Cup kariyerine başlarsan, sonun 2001'de bu işe soyunan Shawna Robinson ablanınki gibi olur. Yani acemilikler, hayalkırıklıkları ve yavaş yavaş insanların inancının kaybolması ile motorsporları dünyasının kimsesizler mezarlığına yolculuk. Üstelik böyle bir hayalkırıklığı sana öykünen diğer kadınları da baltalar.

Mektubuma son verirken diyorum ki, nasıl olsa yedi sülalene yetecek kadar para kazandın, artık kendini gerçekleştirme zamanı. Bunu da acele etmeden, yavaş yavaş olgunlaşarak yapabilirsin.

Kendine iyi bak,
Savaş

Not: Merak etme, eğer şampiyon olacaksan bu muhtemelen Cubs'dan önce olacak. Bears ise bu sezon bir left tackle adapte edebilirse şampiyon olur, endişen olmasın.

17 Ağustos 2012 Cuma

Usain Bolt'un Kriket Oynaması

Tarih 18 Ekim 2009. 100, 200 ve 4x100 mt bayrak yarışlarının dünya ve olimpiyat şampiyonu Usain Bolt kriket sahasına yardım amaçlı bir maç için çıkıyor. Maç çok da fasulyeden sayılmaz, zira West Indies kaptanı Chris Gayle falan oynuyor. Bolt'un rolü atıcılık, cinsi de "fast bowler". Yani uzun uzun koştuktan sonra aldığı hızla topu fırlatanlardan. Atıcıların bir de "spinner" adı verilen pek gerilmeyip topu çok falsolu fırlatan versiyonu var, ama hızlı koşan Bolt'un "fast" cinsi olması eşyanın tabiatı gereği elbette.

Maçta topu eline alınca karşısına Gayle çıkıyor. Kendisi ünlü bir vurucu (batsman). Önce korkutucu bir bouncer ile kendisini selamlıyor. Bu bouncer ki zamanında İngiltere ile Avustralya arasında diplomatik kriz çıkmasına sebep olmuş bir atıştır. Neyse, sonra da Gayle'ın wicket'ını alıveren atışı yapıveriyor.


Ama iş bununla bitmiyor. Vuruş sırası Bolt'a geldiğinde kendisine atış yapma gafletinde bulunan Gayle'ın topunu saha dışına gönderiveriyor ve takımına 6 run kazandırıyor. Hoş, çok geçmeden run-out olarak oyun dışı kalıyor (Dünyanın en hızlı koşan adamının run-out ile oyun dışı kalması da ayrı bir ironi) ama gayet etkileyici bir görüntü sergiliyor.

Bolt'un bu kriket performansı tesadüf değil. Zira kendisi gençliğinde Jamaika'nın en popüler sporu olan kriket ile uğraşmış, ama o kadar hızlıymış ki, kriket koçu bile kendisini atletizme yönlendirmiş. Gerisini biliyorsunuz...("rest is history" lafının çevirisi olarak kullandım bunu)

Bir sporcunun birden fazla sporla uğraşması çok genel bir patern olmasa da, az da görülen birşey de sayılmaz. Türkiye'de hem futbol hem de basketbol oynayan Can Bartu varmış mesela. ABD'nde NCAA seviyesinde bir çok sporcu, şüphesiz her spor için ayrı mevsim ayrılmasının da yardımıyla iki spor yapabiliyor. Beyzbol-Basketbol, Beyzbol-Futbol, Basket-Futbol veya bunların kış versiyonlarının atletizmle duble yapmaları çok görülen birşey. Birçok sporcunun biyografisinde bunu görebilirsiniz. Hatta zamanında çok şaşırdığımız Michael Jordan'ın beyzbol oynaması bile artık çok garip gelmiyor. Hoş, minör lig seviyesinde bile pek şans bulamamıştı MJ.

Bolt madalya seronomisinde fast bowling tekniğini gösterirken

Bolt için atletizm dışında bir spor yapması konusundaki spekülasyonlar uzun süredir var. Bazen kışın eğlencesine 400 metre koşuyor ve 400 metreci olması yönünde baskı var, kendisi ise idmanları ağır diye reddediyor. Bu geçiş olsa bile, atletizm içinde kalacağından ayrı bir spor sayılmayabilir tabii. Esas kendisinin "Sir Alex Ferguson idmana çağırırsa işi gücü bırakıp giderim" demeci var ki, gençliğinde Jamaika'da popüler sporlar arasında olan futbolu da oynamış olduğu gerçeğini hatırlayalım.

Tabii bunlar spekülasyon düzeyinde kalmış şeyler. Kriket işi ise sanki ciddi gibi. Zira Avustralya'nın efsanevi kriketçisi Shane Warne, yeni kurulan Big Bash League adlı Twenty20 liginde oynaması için Bolt'a resmen teklifte bulundu. Usain de eğer işinii ayarlayabilirse teklifi kabul edeceği mesajını verdi.

Twenty20 nedir derseniz, kriketin 3 tane maç formatı var. Bunlardan en babası 5 günlük maçların yapıldığı "Test" formatı. Bu kadar uzun süren maçların günümüz dünyasının gerçeklerine pek uymamasından dolayı oluşan baskı sonucu 1970'lerde bulunan 50 over'lık tek günlük maçlar (ODI) ortaya çıktı. Ancak tek günlük maç da bayağı uzun olduğundan yakın zamanda 20 over'lık maç formatı bulundu ki, böylece süre 3 saate kadar indirilebildi. (3 saat ABD'deki maçların ortalama süresine de tekabül eder).

T20 maçlarında NFL'den ithal ponpon kızlar da mevcuttur

Doğrusu Bolt gibi kuvvetli yönü disiplin olmayan biri için T20 formatı biçilmiş kaftan denebilir. Yukarıdaki "lige çağırılmak" tabiri sizi şaşırtmış olabilir, açalım: T20 formatının çıkmasıyla beraber genelde Hindistan tabanlı özel ligler kurulmaya başlandı. Bu ligler kendisine katılan kriketçileri draft benzeri bir sistemle takımlarına dağıtıveriyor (takımların çok köklü olmadığını anladınız) ve süresi kısa ama yoğun bir ligde oynatıyor. Süre kısa olmak zorunda, çünkü kriket bir milli takım sporudur ve uluslararası takvim çok yoğundur. Bolt da -eğer oynarsa- böyle bir draft'a katılacak ve atletizm çalışmaları fazla etkilenmeden lige katılabilecek. Başarılı olur mu bilemem ama eğlenceli olacağı kesin.

Bu yazıyı kapatmadan önce Herb Washington'a değinmeden geçmeyelim. Washington 1970'lerin başında NCAA düzeyinde çok başarılı olmuş bir sprinter. Ulusal şampiyonlukları falan var. İşte bu atlete 1974 yılında beyzbol takımı olan Oakland Athletics'in (garip fikirler de hep bu takımdan çıkıyor) sahibi Charles Finley "designated runner", yani -nasıl çevirsek?- uzman koşuculuk teklif ediyor. Bu o güne kadar, ve de o günden bugüne kadar örneği görülmemiş birşey.

Herb Washington (finiş çizgisine yatay uçuş Bolt'un alıştığı birşey değil tabii)
Daha önce hiç ciddi anlamda beyzbol oynamamış olan Herb Washington teklifi kabul ediyor ve 105 maçta hiç topa vurmadan, top fırlatmadan ve savunma yapmadan sadece "pinch runner", yani oyuna sonradan giren koşucu olarak görev yapıyor. 48 denemede 31 base çalıyor ve 33 run üretiyor. O sezon, yani 1974'de Oakland şampiyon da oluyor üstelik. Bence 48 denemede 31 base çalmak büyük başarı, zira herkes onun base çalmak için oyuna girdiğini de biliyor.

Belki Bolt da atletizmi bıraktıktan sonra ABD'de bu tarz bir beyzbol kariyerini de deneyebilir. Zira her ne kadar kriket yetenekleri var gözükse de, üst düzeyde ve "sayılan" maçlar için oldukça yetersiz kalabilir. Kriket sporunda çok ekstrem durumlar dışında oyuncu değişikliği yapılmaz ve her sporcu her işi yapmak durumunda kaldığı için Herb Washington gibi saklanarak belli bir yeteneğe (bu örnekte koşu) odaklanmak mümkün değildir.