20 Nisan 2012 Cuma

Alanya'dan İstanbul'a... Türkiye Bisiklet Turu 2012

48. Uluslararası Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu Pazar günü Alanya’dan başlıyor. Böyle bir isim elbette marka bilinci olan biri tarafından verilmemiştir. Vazifeşinas bir bürokrat ordusunun yıllar içindeki katkılarıyla bu hale geldiğini anlıyoruz. Ama sevgili turumuza çoğunlukla Cumhurbaşkanlığı Turu ya da Türkiye Turu diye sesleniyoruz. Aslında yazarken bu bile uzun kalıyor. İzninizle Cumbaba, ToT ve Tur kısaltmalarını kullanacağım.

ToT ile aynı yaştayız. Façanın çok bozulmadan geçeceği 15 yıllık orta yaş döneminin tam ortası. Kırksekiz. Benim ağaran saçlarım ve büyüyen göbeğime çözüm yok ama ToT beş yıl önce ciddi bir estetik ve içerik değişimine uğradı. Marjinal bir görünmezlikle geçen ilk 43 yılda Cumbaba Turu daha sempatik ve içtenmiş, anlatanlar öyle diyor, bilmiyorum. O dönemde yarışa emek veren, pedal basan, izleyip seyirciye/okuyucuya duyuran herkese teşekkür ve şükranlarımı sunmak bir borçtur. Onlar olmasaydı, bugün bisikleti sporunu bu kadar sevmeyebilirdim. Hoş “Tekerlek farkı ne demek ya?” veya “Madem bir tane birinci var neden herkese aynı zaman yazılıyor?” sorularımın karşılıklarını alamadığım dönemlerdi onlar. Ama sonunda öğrendim. Çoğunlukla gazetede okudum, bazen de TV’de aktüel kamerayla çekilmiş 30 saniyelik görüntüleri seyrettim.

2008’deki değişimi gerçekleştiren vizyonu oluşturan, misyon haline getiren, memlekette devlet desteği olmadan yaprak kımıldamayacağı için, devlet katını ikna eden Emin Müftüoğlu-Abdurrahman Açıkalın kombosu ve federasyon silsilesine çok teşekkür ederim. Onlar sayesinde Klöden, Petacchi gibi ustalar memleket toprağında bisiklet yarıştırdılar. Keza yine federasyon sayesinde, büyük üstad David Duffield ile Sultanahmet’te yarış sunma onuruna eriştim. Alanya’da, David podyum arkasında kafa çekerken, Cumhurbaşkanı’nın konuşmasını İngilizce’ye tercüme etme teklifini geri çevirme ukalalığını yapabildim (tamamen tırstığımdan). Bugün, idollerim Nejat Kök ve Cüneyt Koryürek gibi, normal işimin yanında “color commentator” olarak bisiklet yarışlarına müdahil olabiliyorsam, bunu mtbtr.com, Aydan Çelik ve Bağış Erten’le beraber bu değerli insanlara da borçluyum. Ghisallo Bakiresi hepsini kutsasın. Amin!

David Duffield'le poz vermek yeter...

Evet, 2012 Cumbaba Turu Pazar günü başlıyor demiştim ama araya iki margerita kokteyli girince laf dağıldı. Organizasyon, her sene, Tur’u daha da ileri götürecek değişiklikler yaptı. Sultanahmet’te klasman dışı koşulan parkur heyecanından Denizli tarafında yokuşlu bir etaba geçildi. Ardından İstanbul’da seyirciyi kendisine yakınlaştırmak için Bağdat Caddesi’nde bir parkur geldi (seyirci ne kadar salladı tartışılır). Bu sene iki değişiklik var. İlk olarak, artık bizim de gerçek bir tırmanış etabımız var. Diğer fark da Tur’un yönünün değişmesi olacak. Geçen yılların aksine, bu yıl yarış Alanya’dan başlayacak, saat yönünün tersinde giderek İzmir’e varacağız. Uçakla İstanbul’a transfer olacak kafile yarışı kıtaların birleştiği yerde, İstanbul’da bitirecek. Niye Alanya diye merak edenlere, E. Müftüoğlu ve A. Açıkalın’ın Alanya eşrafından olduklarını ve bölgenin spor aktivitelerine gençliklerinden beri doğrudan çok katkıda bulunduklarını belirteyim. Alanya Triatlonu desem?


Bu sene Cumbaba Turu’nda 25 takım katılıyor. Bu bir rekor. Aralarında dokuz Pro Tour takımı var: Ag2R, GreenEdge, Katusha, Lampre, Lotto-Belisol, Omega Pharma-Quick Step, Astana, Rabobank ve Saxo Bank. Üstüne Europcar (ki ProKıta takımlarının en ProTour’udur), Farnese Vini (floresan sarı), Argos Shimano (1t4i’den kurtuluş) gibi kalburüstü ProKıta takımları da yer alıyor. Kolombiya’nın gururu Coldeportes bile gelecek Daha da iyisi, 48ToT, tarihindeki en müthiş sprinter katılımına sahip. Sayalım:

  • Robbie McEwen (GreenEdge)
  • Alessandro Petacchi (Lampre)
  • Matthew Goss (GreenEdge)
  • Marcel Kittel (Argos Shimano)
  • Andre Greipel (Lotto Belisol)
  • Mark Renshaw (Rabobank)
  • Francesco Chicchi (OPQS)
  • JJ Haedo (Saxo Bank) ve kardeşi Lucas
  • Sacha Modolo (CSF-Colnago)
  • Andrea Guardini ( Farnese Vini)


Birkaç tane daha var. Denis Galimzyanov da olacaktı ama geçen hafta EPO’dan sobelendi. Düz etapları kazanma potansiyeli olan en az 10 küsur sprinter ne demek biliyor musunuz? Kaos, belki kaza, heyecan ve keyif!!

Andre Greipel HTC-Columbia mayosuyla sprint zaferinde

Yarış 22 Nisan’da, Alanya şehir içinde 8 tur üstünden koşulacak 135 km’lik etapla başlıyor. Ertesi gün, Alanya-Antalya etabı var (154 km). Geçen yıllarda son virajda sıkı bir kaza izlemiştik, aman diyeyim! Yarışın en ilginç etabı 24 Nisan Salı günü koşulacak 153 km’lik Antalya-Elmalı etabı olacak. Cumbaba Turu ilk defa çok sıkı bir yokuş etabı koydu parkura. Sıfır irtifadan 1850 mt’ye çıkılacak. Kepez (265 mt) ve Saksağanbeli’nde (1550 mt) iki yokuş kapısı var. İkinci kapı büyük şampiyon Rıfat Çalışkan’a adanmış. Bu etabın sonunda Tur’un şampiyonu belli olabilir çünkü Elmalı yokuşunun son 3 km’si %11.6 eğime sahip!!

Fethiye-Marmaris (132 km) ve Marmaris-Turgut Reis (178 km) etaplarını hatırlıyoruz, bu defa tersten koşulacak. Büyük üstad Duffield’in yıllar önce önderdiği gibi güneşi arkaya alan harika çekimler olacak. Diğer iki etap da tersten aşina olduğumuz (ve aşina olduğumuza mutlu olduğumuz) güzergahlar: Bodrum-Kuşadası (179 km) ve 2 yıllık aradan sonra tekrar Kuşadası-İzmir (124 km) arasında. Yarış aynı geçen seneki gibi Sultanahmet’ten başlayıp, Bağdat Caddesi’nde 7 tur atılan 121 km’lik 8. Etap’la sona erecek.

Elmalı tam ona göreydi ama bu sene Cofidis ve Moncoutié yok maalesef.

Yarışta yer alacak diğer karizma atletler arasında Aleksander Vinokurov (Astana) öne çıkıyor. Geçen Fransa Turu’nda bacağını kıran, emekli olup emekli kalamayan Vino son bir TdF daha koşmak için forma girmeye çalışıyor. Formu pek iyi değil ama Vino böyle şeylere takılmaz. Etaplardan birinde mutlaka bir güzellik yapacağını düşünüyorum.

Vinokurov 2010 Liege-Bastogne-Liege'i kazanırken

Keza bu sene Bahar Klasikleri’nde dikkatimizi çeken birkaç isim daha Alanya’ya geliyor. Paris-Roubaix ikincisi Sebastian Turgot (Europcar) ve Amstel’de kaçış grubunda sıkı çalışan Romain Bardet (FdJ) burada olacaklar. Lotto-Belisol’ün İranlı yarışçısı Mehdi Sohrabi, WorldTour puanları için transfer edildi diye münafık basın tarafından çok tantanaya maruz kalmıştı ama İran bisikletçiliğinin düzeyini iyi biliyoruz. 2009’da son etapta karıştığı kazayla şöhret olan Theo Bos (RAB) da korumaları eşliğinde (!) geliyor. Saxo Bank’ta Benjamin Noval var. Uzun yıllar Armstrong’un (sonra Contador’un) sadık domestiğiydi. Bisikletçi olmak isteyen bebeleri Noval’e götürüp hayır duasını almak denenebilir. Keza TdF etap şampiyonu usta Jimmy Casper (Ag2R), 47ToT şampiyonu Aleksander Efimkin (TT1) de burada. Ama yarış o kadar açık ki Efimkin yine kazanır demek zor. DeRonde’nin kronik ikincisi Leif Hoste (ACC), hem bisikletçi, hem modacı olunur diyen Geoffroy Leqatre (Bretagne Shuller) da yollarda olacak.

Giovanni Visconti bu sene yok

Yarışta iki de Türk takımımız var yine. Konya Torku Şeker Spor ve Salcano Arnavutköy. Bir iki tecrübeli yabancı sporcunun yanında Türkiye’nin en iyi genç yol bisikletçileri, dünya devlerine karşı kapışacaklar. Hepsinin yarışı bitirmelerini diliyorum.

Petacchi'yle aynı pelotonda olmak büyük şans

Cumbaba Turu’nu 2008’den beri kaçırmamaya çalışıyorum. Başını sonunu bir yerlerde seyretmeyi, hiç olmadı TV karşısında harika manzaralar eşliğinde pedal basan sporcuları seyretmeyi aksatmadım. Ama bu sene olamayacak. Tutarlı ve düzenli şekilde karneye kırık getiren veletlere verilmiş bir yolculuk sözü, okul tatilinin bu haftaya denk gelişi, üçüncü defa tutulmayacak bir sözün çocuk-baba arasındaki güven ilişkisinde yaratacağı fırtınalar (peh peh peh!), ToT’u, Liege-Bastogne-Liege’i, GS-FB’yi ve Snooker Dünya Şampiyonası’nı kaçırmama sebep olacak. Bir süre spora uzak, aileme yakın olacağım.

Herkese iyi seyirler…



























19 Nisan 2012 Perşembe

104 Senelik Bu Çile

Bu yazıda size 104 senedir şampiyon olamayan bir takımı anlatacağım. Amerikan beyzbol ligi MLB'de Chicago Cubs 1908'den beri şampiyon olamıyor.

Aslında birçok spor dalında bu kadar süre şampiyon olamamış çokca takım bulunabilir. Örneğin İngiltere'de bu tanıma uyan birçok futbol takımı vardır ancak, bu takımlar hayatlarını alt kümelerde geçirmişlerdir. Cubs'ın farkı ise -beyzbolda küme düşme olmadığı için- her zaman en üst kümede mücadele etmesine karşın bunu becermesidir(!)

Bunca başarısızlığa rağmen Chicago Cubs beyzbolda en çok ve kalpten desteklenen takımlarından biridir. Sahası Wrigley Field şehrin ortasında olduğundan, trafiği aksatmasın diye Cubs birçok maçını hafta içi gündüz oynamak zorundadır ama yine de çoğu maç neredeyse tam kapasite, yani 40 bin civarında seyirciye oynanır. Chicagolular deplasmanlarda da takımlarını pek yalnız bırakmazlar ve sesleri evsahibi takım taraftarları kadar duyulur. Üstelik, bu destek, normal sezonda 162 maç, yani 6 ay boyunca neredeyse her gün bir maç oynayan bir takıma verilmektedir.

Wrigley Field'ın meşhur tabelası

Peki Cubs neden 104 senedir şampiyon olamıyor ki? Cevabı belli: Çeşitli lanetler ve süregelen şanssızlıklar yüzünden. Yazar kafayı yedi diye düşünüyor olabilirsiniz; lanet ve şanssızlıkla açıklanabilir mi böyle bir şey? Normalde mistik, doğaüstü şeylere inanmam ama bize karşı bir güç var. 2002 yılından beri Cubs'ı yakinen takip ediyorum ve bu laneti sürekli yaşayarak inandım. Neyse, biz tarihçe ile başlayalım.

Tarihçe

Chicago Cubs 1870 yılında kuruldu. Beyzbolun en eski takımı olmasa da, Atlanta Braves ile beraber halen aktif olan en eski iki takımından biri. Ancak kader daha o zamandan ağlarını örmeye başlamıştı. 1871'de çıkan Büyük Chicago Yangını'nda takımın tüm malzemeleri yandı. Ödünç formalarla 1871 sezonunu tamamladı ama Chicago'nun yeniden yapılanması esnasında ligden çekilip 1874'de tekrar döndü.

1920 Cubs

1876'da Chicago'lu bir işadamı olan Cubs'ın başkanı William Hubert'in girişimiyle National League kuruldu ve Cubs da profesyonelliğe adım attı. O yıl ligin ilk şampiyonu Cubs oldu ve 1886'ya kadar da 6 şampiyonluk elde etti. Sonrasında 20. yüzyıla kadar 3 kere de ikinci oldu.

1901 yılında American League kuruldu ve 1903 yılında National League yani NL ile AL şampiyonları World Series adı altında final oynamaya başladılar. World Series geleneği halen aynı şekilde devam etmektedir. Cubs 1906-1908 arasında 3 kere üstüste NL şampiyonu oldu ve 1907 ile 1908'de de World Series'i kazandı. Onbinlerce kilometre uzakta, Kadıköy'de bir futbol takımı, her ne kadar 1907'de kurulmuş olsa da, maç yapmaya 1909 yılında başladı. Bunu da not düşelim.

Bu dönemde Cubs ligin en iyi takımlarından biriydi. Defansın ortasında oynayan ve "double play" denen, tek seferde iki kişiyi oyun dışı bırakma işini bol bol yapan Tinkers, Evers ve Chance için o zamanki rakipleri New York Giants tarafından "Beyzbolun Hüzünlü Lugatı" adlı bir şiir bile yazılmıştı:

Bunlar mümkün olan sözcüklerin en hüzünlüsü:
"Tinkers'dan Evers'a ondan da Chance'e"
Yavru ayı üçlüsü, kuşlardan bile hareketli
Tinkers ve Evers ve Chance
Acımasızca iğneleyerek bizim flamayı şaşırtır
Ve sıradaki Giant'ı double'a vurdurur -
Beladan başka hiçbirşey ile dolu olmayan ağır sözcükler:
"Tinkers'dan Evers'a ondan da Chance'e"

1906'da NL'i kazanan Cubs takımı

1908 şampiyonluğunun Cubs'ın son şampiyonluğu olduğunu başta söylemiştik. Kimileri bunu "Mankafa" lakaplı Fred Merkle'ın laneti olduğunu söylerler. New York Giants'ın oyuncusu olan Merkle aslında gayet de akıllı bir oyuncudur. Cubs ile sezonun sonuna doğru yapılan kritik bir maçın sonunda güzel bir home run vurur. Home run vurduktan sonra formalite icabı da olsa base'ler arası koşmak ve hepsine ayakla dokunmak gerekir. Fakat herkes galibiyete sevinirken Merkel 2. base'e dokunmayı unutur. Hakem sayıyı iptal eder. Tüm seyirciler sahaya indiği için maç 1-1 berabere ilan edilir. Giants Cubs'ı geçemez ve NL şampiyonluğunu kaptırır. Merkle ise aldığı mankafa lakabından dolayı hayatı boyunca zor günler geçirir. Hatta bir keresinde "herhalde öldükten sonra mezartaşıma da mankafa yazarlar" diye demeç verir. 1967'de öldüğünde de mezartaşsız gömülür.

1918'de yine World Series'e çıkar Cubs, ancak Boston Red Sox'a yenilir. Red Sox, şampiyon olduktan sonra belki de gelmiş geçmiş en iyi beyzbolcu olan Babe Ruth'u ezeli rakibi New York Yankees'e yok yere satar. Bu satış Ruth'un lakabı kullanılarak "Bambino Laneti" olarak anılır. Red Sox bundan sonra ancak 2004'de şampiyon olabilecektir ki bu da ayrı bir hikayedir.

Beyzbolun üçüncü bahtsız takımı Cubs'ın halen en azılı düşmanı olan, aynı şehrin takımı Chicago White Sox'dur. Beyaz Çoraplar da 1917'de şampiyon olduktan sonra ancak 2005'de şampiyon olabilmiştir. 1919'da Chicago White Sox'un bazı oyuncuları şike yaparken yakalanır ve bu olay "Black Sox skandalı" adlandırılır. White Sox'un laneti de budur. Buradan çıkarılacak ders de şudur: Şike yapan 90 yıl iflah olmaz.

Şike yapanlar böyle afişe edilmeli...

1921 yılında sakız üreticisi William Wrigley Jr. Cubs'ı satın alır. 1925'de maçların oynandığı stadın ismi Wrigley Field olarak değiştirilir. Wrigley Field halen aynı isimle aktiftir. Bu sahaya sonra değineceğiz.

Wrigley yönetiminin ilk yıllarında William Veeck adlı bir spor yazarı yönetimi acımasızca eleştirmektedir. Wrigley "sıkıyorsa sen daha iyisini yap" diyerek Veeck'i kulübün başkanlığına getirir. Veeck gerçekten daha iyisini yapar ve takım iyi günlere döner. 1929'da World Series'e çıkılır ama 7. inning'e 8-0 önde girilen maçı Cubs 10-8 kaybeder ve şampiyonluk uçar gider.

1932'de "called shot" olayı olur. Bunu şöyle anlatmaya çalışalım: Bir atıcı topu isabetli şekilde fırlatırsa ve vurucu da mıhlanmış bir şekilde sopasını bile oynatamazsa hakem başparmağı ile bir işaret yaparak bunu belirtir. Buna "called strike" denir. Bu maçta da Cubs yedek kulübesi ile Ruth maç sırasında birbirlerine sataşmaktadırlar. Ruth bir ıska sonrası başparmağıyla tribünleri gösterir ve sonra gelen atışı da sopasıyla işaret ettiği yere yollayarak home run yapar. İste bu vuruşa beyzbol tarihinde "called shot" denir. Maçı Yankees 7-5 kazanır, demoralize olan Cubs ertesi gün de yenilerek şampiyonluğu yine kaybeder.

1935 ve 1938'de Şikago'nun Yavru Ayıları yine World Series'dedir ama şampiyonluk gelmez. 1942 yılında Wrigley Field ilk ışıklandırılan beyzbol sahası olacakken Pearl Harbour baskını olur. Bunun üzerine Philip K. Wrigley ışıkları söktürerek ABD ordusuna hediye eder. Wrigley Field'a ışık ancak 1988 yılında takılabilecektir.

Esas lanet ise 1945 yılında gelir. Cubs bir kez daha World Series'e çıkmıştır. Rakip Detroit Tigers'dır. Cubs seride 2-1 öndeyken Wrigley Field'daki maça "Keçi Billy Tavernası"nın sahibi Billy Sianis yanında bir keçiyle gelir. Tribüne keçisini de sokmayı başarır. Ancak bir süre sonra taraftarlar keçinin pis kokması yüzünden şikayet ederler. Billy Sianis ve keçisi dışarı çıkartılır. Rivayete göre Yunan göçmeni olan Billy Sianis "Them Cubs, they aren't gonna win no more", yani mealen "Cubs daha da kazanamaz" diye takımı lanetler. Cubs 2-1 önde olduğu seriyi 4-3 kaybeder, ve günümüze kadar bırakın şampiyon olmayı, finale, yani World Series'e bile bir daha çıkamaz.

Bay Sianis ve keçisi

Bu laneti kırmak için sonraki yıllarda Billy Sianis'in yeğeni Sam Sianis tam 4 kere stadyuma keçi getirir (haliyle keçinin de girmesine izin verilir), ama lanet yine de sürer. Bu laneti kırma çalışmaları halen devam etmektedir. Örneğin yeni kurulan "Reverse the Curse" adlı bir dernek gelişmekte olan ülkelerdeki fakir ailelere keçi yardımı yapmaktadır. Lanet henüz kırılamasa da, en azından topluma belli bir yarar sağlamaktadır denebilir.

Bundan sonra Cubs'ın kötü sezonları başlar. 1947-1966 arası sadece iki kere takım sezonu .500'ün üzerinde tamamlayabilir. Bu dönem ile ilgili kayda değer tek şey 1961 ve 62 yıllarında yapılan "college of coaches", yani koçlar heyeti denemesidir. Buna göre, futbol takımı terimleriyle ifade edersek, takımı tek teknik direktör yerine bir grup teknik direktör sırayla yönetirler. Diğerleri de boş durmaz, alt takımları idare ederler. Elbette bu kaosa yol açar ve bir süre sonra vazgeçilir.
Ah kara kedi ah...

1960'ların sonuna doğru Cubs iyi bir jenerasyon yakalar. Efsanevi Ernie Banks'e sonraları Cubs'ın çok sevilen maç spikeri olacak Ron Santo, Ferguson Jenkins ve Billy Williams katılırlar. 1969'da Cubs ikinci New York Mets'in 8.5 maç önünde liderken Mets'ın sahası Shea Stadium'a maça gelir. Mets o sıralarda yeni kurulmuş bir takımdır ve kurulduğundan beri her seneyi sonuncu bitirmiştir. 9 Eylül 1969'daki maçta, yedek kulübesi önünde ayakta duran kaptan Ron Santo'nun önünde bir kara kedi geçer. Cubs bu maçı iki defansif hata ile kaybettiği gibi, sezonun kalanında da garip hatalar yaparak bir dolu maç kaybeder ve sezonu Mets'in 8 maç gerisinde bitirir. World Series'e çıkan Mets şampiyon olur.

Ernie Banks henüz yaşıyor ama heykeli dikildi bile

1981'de Chicago Tribune gazetesinin sahibi Tribune Co. 20 milyon dolara Cubs'ı satın alır. Satın aldığı gibi de 1980'de Philadelphia Phillies'i şampiyon yapan yönetici Dallas Green'i transfer eder. Dallas Green kazanan bir adamdır, lanetlerle falan dalga geçer. Birçok transfer yapar ve kendi kadrosunu oluşturur. Artık NBA gibi playoff'lar gelmiştir beyzbola. 1984 yılında Cubs o zamanki grubu NL East'i şampiyon bitirerek playoff'a çıkar; diğer deyişle 1945'den beri ilk defa normal sezon sonrası ekstra maç oynayacaktır.

İlk turda San Diego Padres ile eşleşir. Gelgelelim Wrigley Field'da halen ışıklandırma yoktur ve MLB yönetimi playoff'da maçları mümkün olduğunca gece oynatmak istemektedir. 5 maçlık seride Cubs daha iyi bir yüzdeye sahip olduğu için 3 maçı evinde oynaması gerekir. MLB ise Cubs'ın evinde 2 gündüz maçı oynayabileceğini belirterek, isterse 3. maçı aynı şehrin takımı Chicago White Sox'un sahasında veya San Diego'da oynayabileceğini söylerek takımı bir seçime zorlar. Cubs, düşman White Sox'un sahasında oynamaktansa deplasmanda oynamayı tercih eder.

O zamanların popüler filmi Ghostbusters'a gönderme

Cubs ilk 2 maçı güle oynaya kazanır. San Diego'daki 3 maçtan illa ki birini kazanır diye düşünülürken 3 maçı da kaybeder ve elenir. Elbette herkes artık sahada ışıklandırma olmamasına suç bulmaktadır. 1989'da Wrigley Field ışıklandırılır. Işıklar altında yapılacak ilk maç ise şiddetli yağmur yüzünden ertelenir!

Cubs 1989'da bir daha playoff'a çıkar ve elenir. 1990'lardaki yıldızı vurucu Sammy Sosa'dır. 1994'de oyuncu grevi yüzünden popülaritesinden biraz kaybeden beyzbol 1998 yılında Sammy Sosa, Mark McGwire ve Ken Griffey Jr. arasında home run krallığı yarışı ile tekrar popülarite kazanır. Hoş, sonra bu dönemde beyzbolcuların çatır çatır doping maddesi steroid kullandıkları anlaşılır. "Steroid era" diye adlandırılan bu dönem muhtemelen beyzbol tarihine kara leke olarak geçecektir.

2003 yılında Chicago Cubs gerçekten iyi bir kadro kurmuştur. Genç atıcılar Kerry Wood, Mark Prior, Carlos Zambrano ve Matt Clement'e takımın yıldız vurucusu Sammy Sosa da eklenmiştir. Başlarında da San Francisco Giants'ı üst düzey bir takım haline getiren Dusty Baker vardır. Takım kolaylıkla playoff'a çıkar ve ilk turda Atlanta Braves'i 5 maç sonunda biraz zorlukla da olsa eler. NL şampiyonluğu için Florida Marlins ile eşleşir.

Gecenin bir vakti kalkıp Internet radyodan dinlediğim 6. maçta atıcı Mark Prior üstün bir performans ile maça başlar. Cubs seride 3-2 öndedir ve maçı kazanırsa 1945'den beri ilk defa World Series'e çıkacaktır. 8. inning'de Cubs 3-0 öndedir ve 5 tane adamı daha oyun dışı bırakırsa finaldedir. Marlins'den Luis Castillo'nun vurduğu top faullü olarak tribüne doğru gider. Faullü top olmasına rağmen top eğer Cubs'ın sol alan savunucusu Moises Alou tarafından yakalanırsa Castillo oyun dışı kalacaktır. Alou tribüne doğru zıplar, ancak topu hatıra olarak kapmak üzere elini uzatan bir de taraftar vardır: Steve Bartman. Topu ne Bartman ne de Alou tutabilir. Sonuçta Castillo oyun dışı kalmaz.

Şapkalı olan Steve Bartman

Bundan sonra herşey tersine döner. Atıcı Mark Prior kötü atışlar yapmaya başlar, savunması çok sağlam olan Alex Gonzalez topu bacaklarının arasından kaçırır ve Marlins ardarda sayılar bularak 8-3 öne geçer. Ancak tribünün öfkesi Alou'nun topu tutmasını engelleyen taraftar Steve Bartman'a yönelmiştir. Taraftarlar tribünün her yerinden gelerek kafasına bira dökmeye başlarlar. Güvenlik kendisini tribünden zor kaçırır. Cubs maçı kaybeder.

Seri 3-3 olmuştur ve son maç halen Wrigley Field'dadır. Sıradaki atıcı çok başarılı bir sezon geçiren Kerry Wood'dur ama kendisinden beklenmeyen bir şekilde kötü oynar. Cubs 9-6 kaybeder. Sadece 11 senelik geçmişi olan Florida Marlins World Series'de New York Yankees'i de yenerek şampiyon olur. Sonuçta lanet yine Cubs'ı vurmuştur. Olay tarihe "Bartman Incident" olarak geçer. Steve Bartman bu olaydan sonra ortadan kaybolur. Halen bilinmeyen bir yerlerde inzivadadır ve kendisine gelen yüksek meblağlı röportaj tekliflerini düzenli olarak reddetmektedir.

Bence Steve Bartman olayı postmodern bir insanlık dramıdır. Düşünün, tuttuğunuz takım için tribündesiniz ve ufak bir hesap hatanız yüzünden takımınıza maç kaybettirmekle suçlanıyorsunuz. Üstelik topu yakalamak için uzanan tek kişi siz değilsiniz, dahası topu hatıra olarak bile alamamışsınız. Ayrıca o pozisyonda aslında takımınız sayı bile yememiştir. Sonrasında takım işi batırınca maç kaybedilmiştir. Aslında maç sonrası haber sitelerinde olay sağduyulu şekilde "bir taraftar" diye yansıtılmıştı, ama bilmem kaç kamera ile çekilen görüntüler ortaya çıkıp internet forumlarında Steve Bartman'ı tanıyanlar ismini ifşa edince olaylar gelişti ve Steve Bartman adı beyzbol tarihine pek de hayırlı olmayan bir şekilde geçmiş oldu.

2004 yılında Cubs kadrosunu korumuş ve efsanevi atıcı Greg Maddux (kendisi zamanında Cubs tarafından draft edilmiş, ama az bir fiyat farkı yüzünden gittiği Atlanta Braves'de efsane olmuştu) ile Boston Red Sox'dan Nomar Garciaparra ile takviye edilmişti. Ancak Garciaparra'nın kariyerinin düşüş anında takıma geldiği anlaşıldı. Atıcılar Kerry Wood ile Mark Prior o kadar çok sakatlandılar ki isimlerinin esprili olarak "Kerry Wouldn't" ile "Mark Later" olması gerektiği iddia edildi. Sonraki 3 sezon Cubs playoff'a bile çıkamadı.

Lou Piniella da laneti küçümseyenlerden idi...

Dusty Baker'ın sözleşmesi dört senenin sonunda uzatılmadı ve yerine huysuz ve yaşlı koç Lou Piniella getirildi. Piniella zamanında New York Yankees gibi takımları şampiyon yapmıştı. Cubs'ı da şampiyon yaparak tarihe geçmek istiyordu. Lanetlere falan o da inanmıyordu elbette. Bu arada Boston Red Sox 2004 yılında, Chicago White Sox ise 2006 yılında şampiyon olarak kendi lanetlerini kırmışlardı. Artık sıra Cubs'da idi. Takımın sahibi Tribune Co. da kesenin ağzını iyice açmıştı. Beklemeye tahammül yoktu.

Cubs Piniella'nın ilk 2 sezonunda grubunu lider bitirerek playoff'a çıktı ama ikisinde de ilk turda 3-0 ile süpürüldü. 1916'dan beri ilk defa takımın üstüste 2 yıl playoff'a çıkmış olması elbette kimsenin umurunda değildi. Piniella'nın kalan 2 sezonunda takım playoff yüzü bile göremedi ve yaşlı hocayla yollar ayrıldı.

Kulübün sahibi Tribune Company, spor dışı nedenlerle ticari olarak zor günler geçiriyordu ve Cubs'ı satmaya karar verdi. Tahminler satış bedelinin 1 milyar doları geçeceği yönündeydi ama tam Cub'lık bir durum olarak 2009'da ekonomik kriz patladı. Kulüp ancak 900 milyon dolara emlak zengini Ricketts ailesine satıldı.

Ricketts ailesi Wrigley Field açık tribününden yetişmiş taraftar bir aile olarak ilk 2 sezonlarını mümkün olduğunca fazla para harcamadan, gözlem yaparak geçirdiler. Sonunda bu sezon büyük hamlelere başladı. İlk iş olarak, Boston Red Sox'u 86 yıl sonra şampiyon yapan GM Theo Epstein'ı transfer ederek takımın başkanı yaptılar. Epstein derhal kendi ekibini kurdu. Amaç, sabırla düzenli olarak şampiyonluğa oynayacak takımı yaratmak olarak belirlendi. Altyapıya öncelik verilecek ve organizasyon tamamen gözden geçirilerek daha etkin çalışması sağlanacak.

Etkinlik denince Cubs taraftarlarının tüyleri diken diken olur, çünkü bu muhabbetin bir yerinde konunun köhne Wrigley Field'ın yıkılıp, yerine, diğer takımlar gibi, şehir dışında kocaman ve modern bir stadyum yapılmasına geleceğinden korkar. Neyse ki Ricketts'lar bu konuda güvence vererek Wrigley Field'ı yıkmayı düşünmediklerini, ancak yavaş yavaş elden geldiğince modernleştireceklerini açıkladılar.

Wrigleyville

Wrigley Field gayet meskün bir mahallede konuşlanmış bir stadyumdur. Etrafındaki sokaklar barlarla doludur ve maçtan önce (ve sonra) içilir. Bloglardan okuduğuma göre sezonun sonlarına doğru takım kötü gidiyorsa küçük bir velet olarak bu barlardan birine girip "Bilet var mı bayım?" dermişsiniz. Dertli dertli içen bir abi arkasını bile dönmeden bileti uzatırmış. Tabii takım iyi gidiyorsa sokaklar Ali Sami Yen Sokak tadını yakalar. Ender çıkılan playoff'larda sırf stad çevresi atmosferini yaşamak için bir aylığına ev kiralayanlar olduğunu okudum. Bunları okuduğumda 2007 sezonuydu ve takım ilk turda 3-0 ile elenerek çoğu kişinin bir aylık parasının boşa çıkartmıştı.

Wrigleyville Kilisesi

Wrigley Field'ın kapasitesi modern sahalara göre nisbeten küçüktür (42,374). Saha şehrin çok içinde olduğundan belediye gece maçlarını sınırlamıştır, o yüzden çoğu maç hafta içi ve gündüz oynanır. Bu dezavantaja rağmen yine de çoğu maç doluya yakın seyirciyle oynanır. Koşullar ilkeldir, kapalı tribünlerde kolonlar vardır. Açık tribünler numarasızdır. Tuvaletler pistir. Ezeli rakip Chicago White Sox'un nefret edilen oyuncusu ve yakın zamanlara kadar koçu olan Ozzie Guillen stadda farelerin dolaştığını söyleyerek aklınca dalga geçmiştir. "Clubhouse" adı verilen oyuncuların maç öncesi zamanlarını geçirdikleri soyunma odaları oldukça dardır.

Chicago "rüzgarlı şehir" diye bilinir. Wrigley Field da bundan nasibini alır. Özellikle ilk ve sonbaharda şiddetli rüzgar içeri doğru estiğinde vurulan top bir türlü yol almaz. Rüzgar dışarı doğru estiğinde de sopaya dokunan her top home run olur. O yüzden maçlar garip skorlarla bitebilir.

Bizdeki "Pınarbaşı" bestesi gibi beyzbolun da "Take me out to the ball game" (beni maça götür) şarkısı vardır. Harry Caray adlı radyo spikeri, beyzbol maçlarının devre arası sayılabilecek 7. inning arasında mikrofonunu stad hoparlörlerine bağlayarak seyirciyle beraber bu şarkıyı söyletirdi. Kendisinin sesi oldukça berbat, şarkıyı söyleme temposu ise oldukça yavaş idi. 1998'de vefat edince Cubs her maçta bir ünlüye şarkıyı söyletmeye başladı. Bu gelenek halen devam etmektedir. Makbul olan şarkıyı kötü söylemektir. Birçok iyi "performans" olmuştur, ama benim favorim Ozzie Osbourne'un sarhoş halde, şarkı sözlerini bilmeden hmmm hmmmlayarak söylediği versiyondur.
Harry Caray "Take Me Out To The Ball Game" söyletirken
Ozzie Osbourne'un eşsiz performansı

Son olarak, beyzbolda home run topları seyirciler tarafından hatıra olarak tutulmaya çalışılır. Bu bir gelenektir. Wrigley Field'da ise, eğer rakip home run yapmışsa seyirci genelde topu sahaya geri fırlatır.

13 Nisan 2012 Cuma

Hem Yarış, Hem Bira...Amstel Gold Race


Pazar günü Amstel Gold Klasiği koşulacak. Hollanda’nın dümdüz olmayan tek bölgesi Limburg coğrafyasındaki parkur 256,5 km uzunluğunda ve irili ufaklı 31 yokuş var. Hollanda’da “iri” yokuş olmaz ya, laf öyle geldi, geçelim. Yarış, AB ülkelerine kök söktüren kriterleriyle meşhur Maastricht’ten başlayacak. Sporcular bütün gün sele üstünde perişan olacaklar ama Maastricht’le finiş kasabası Valkenburg’un arası arabayla 15 dakika. Bu küçük kasabanın kalbi bisiklet için çarpar. Tarihte üç kez (1938, 1948, 1998) UCI Yol Bisikleti D.Ş. Valkenburg’da düzenlenmiş. Ama Limburglular’ı kesmemiş ki 16-23 Eylül arasında Dünya Şampiyonası yine burada yapılacak. Haliyle bir Amstel Gold müzesi/cafési var. Eski yılların videoları, kazananların bisiklet ve mayoları sergileniyor. Ayrıca meşhur Japon bisiklet giysileri üreticisi Pearl Izumi kasabada bir outlet açmış. Japonlar akıllı adamlar, nerede para kazanacaklarını biliyorlar.


Geçen sene, harika bir havada, bol Amstel eşliğinde, Deniz ve Pier’le beraber Philippe Gilbert’in zaferini yerinde seyretmiştik. Uzak ara en keyifle seyrettiğim yarıştı Amstel Gold. Cauberg yokuşu (ki yarış boyunca 3 kez geçiliyor) başlamadan önceki kavşak bizim Nevizade’yi andırır şekilde insan doluydu. Herkes elinde içkisi, yanında sevgilisi, dostu, Pazar öğleden sonrasında hem eğleniyor hem de yarışı bekliyordu. Biz de Pearl Izumi’yi talan ettikten sonra meydana varmıştık. Ama kalabalıktan duramayıp, Cauberg’de güzel bir yerde yarışı seyretmiştik.



Bu sene TV’den seyredeceğiz. Ama yarış bence geçen senekinden daha zevkli geçecek. 2012 bahar sezonu Tom Boonen hariç, diğer tüm klasikçiler için oldukça vasat geçiyor. Hemen hemen kimse çok formda değil. Bu nedenle yarış oldukça açık. Son iki yılın şampiyonu Gilbert hala forma giremedi. Çarşamba günü Fleche Barbançonne/Brabantse Pijl’da 12. oldu ama favori olmadığını açık seçik söylüyor. BMC takımı, Cadel Evans ve Greg Van Avermaet ile Gilbert’i destekleyecek ama Philippe gidemezse onlar da kazanmayı deneyebilirler.

Philippe Gilbert - Amstel Gold 2011

Diğer favoriler arasında önce İspanyolları saymalıyız. Sezona çok iyi giren, daha sonra biraz aktif dinlenmeye geçen Alejandro Valverde’den kalbim bir zafer istiyor. “Yeşil Mermi” Valverde 2006’da Fleche Walonne ve L-B-L, 2008’de de yine L-B-L’yi kazanmıştı. Klasikçi yani… Bu sezon, hem Tour Down Under, hem de Paris-Nice’de çok iyi yarışlar çıkardı. Katalunya Turu’nu hava koşulları nedeniyle yarıda bıraktı ama geçen hafta sonu koştuğu “test” yarışını ikinci bitirdi. Şunu da ekleyeyim ki o yarışı Valverde’nin takım arkadaşı Giovanni Visconti kazandı. O da formda. Üstelik bisiklet takım arkadaşlığının ilk kuralı “bugün bana, yarın sana” dır. Visconti Valverde için çalışacaktır.


Cauberg 2011 - Görüş açımız

Zaten Hollanda diyince İspanyollar’dan bahsetmeden olmuyor. Yarışın kağıt üstündeki bence en büyük favorisi Katusha’nın minyatür lideri Joaquin Rodriguez. “Purito” enfes bir Bask Turu koştu (GK 2), üstelik Cauberg’deki kısa ve sert yokuş (1200mt - %6.5) tam onun için tasarlanmış gibi. Geçen sene ikinci olmuştu ama geçen sene herkes Gilbert’in arkasında ikinci oluyordu zaten. Bu sene kazanma olasılığı yüksek. Keza Samuel Sanchez de (Euskaltel) Bask Turu’nda şampiyon olarak iyi formunu gösterdi ama yokuş sprintinde Valverde, Rodriguez ve Gilbert kadar iyi değildir. Oscar Freire de çok formda ve Valkenburg 2012’yi kazanıp kazanamayacağını görmek için bu yarışta kendini deneyecektir. Ama Katusha’nın bu yarıştaki lideri Rodriguez olacak.


Cauberg, son 700 metre

Hollandalılar içinde ben Bauke Mollema’ya (RAB) dikkat çekmek istiyorum. Patlayıcı yokuş sprinti çok iyi değil ama o da Bask Turu’nda çok iyiydi. Robert Gesink’in “olmasını” beklemekten sıkılanlar olarak Mollema’ya yanaşabiliriz. Keza Johnny Hoogerland da mutlaka yarışın bir bölümünde geleneksel kaçışını gerçekleştirecektir. Ama Hoogerland kaçışlarını pek başarıyla bitiremeyen bir cengaver. Belçika ekiplerinden Lotto Belisol'da Jelle Vanendert ve Gianni Meersman, Omega Pharma Quick Step de ise Chavanel ve Terpstra’ya dikat etmeliyiz (Boonen adele sakatlığından dolayı katılmıyor). OPQS ortada kazanmadık yarış bırakmadı aslında. Bu nedenle Amstel’i daha rahat koşacaklar ama kazanmak bir alışkanlık olmuşsa belli olmaz. Lotto Belisol’ün üstündeki başarı baskısı çok daha büyük.

Lüksemburglu kardeşler ise sezona pek iyi başlamadılar. Andy’nin bu sezonki en iyi derecesi 32. bitirdidiği Umman Turu! P-N, Katalunya ve Brabantse’yi bitiremedi. Dediğine göre L-B-L’e hazır olacakmış. Fransa Turu’nu da kazanacaksın koçum!!! Frank Schleck de ortalıklarda pek gözükmedi ama en azından gayet şerefli bir sezon başı çıkardı. Üstelik 2006’da Amstel’de şampiyon olmuştu. Yazmasam olmaz ama kazanma olasılığı düşük.


Andy Shcleck - Amstel Gold 2011

Ardennes Klasikleri’nde illaki önde birkaç Rus sporcu yarışın son kısmında gözükür. Hatta 2009’da Sergei Ivanov yarışı kazanmıştı. Bu defa Maxim Iglinsky’e dikkat edelim. Bir diğer Slav Peter Sagan'ın da yokuş sprinti çok iyi. Müthiş bir yetenek. Ardennes Klasikleri’nde takımın desteği ve taktik zekası çok önem kazanıyor. Liquigas Sagan’ı, bu anlamda, bu tip yarışlarda çok yalnız bırakıyor. Tecrübesi az, gücü çok Sagan da genellikle diğer takımların taktiklerine kurban gidiyor. Ama Damiano Cunego’nun arkasına takılırsa bir şeyler olabilir. Cunego Ardennesler için biçilmiş kaftan. Onu Cauberg ve Mur de Huy’de seyretmeyi seviyorum.


Simon Gerrans artık bir Milano-Sanremo galibi olarak favoriler arasında sayılabilir. Giro 2009’da, Bologna’da, yine bu tip bir yokuşta muhteşem bir etap kazanan Gerrans hiçbir disiplinde çok iyi değil. Ama çok zeki ve yarış ona gelirse kazanabilir. Zaten geçen sene podyumdaydı. Tüm pelotonu saymadan bitirelim ama önce Thomas Dekker’e dikkat çekeyim. Doping cezasından sonra Garmin’de yarışmaya başlayan Dekker, sakatlanan Sepp Vanmarcke’nin yokluğunda kendini göstermek isteyecektir.


Amstel Gold Race 2011 - Podyum (Gilbert'in bebesi pek mutlu değil)

Ben Amstel Gold’u seviyorum. Objektif bakınca, bu kadar favorinin olduğu bir yarışı ne zamandır seyretmemiştim, heyecanlanıyorum. Sonra gözümün önüne Cauberg’deki kalabalık, güneşin ışıldattığı biranın altın rengi, hardal-sosis-ketçap üçlüsü, 1.85’lik güzel kadınlar ve 1.95’lik yakışıklı adamlar geliyor. Pearl Izumi’de alamadığım mayolar, café/müzedeki çerçevelenmiş formalar ve bisikletleri hatırlıyorum, mutlu oluyorum.

Hem bakarsınız Andy Schleck geçen seneki gibi son 10 km’de yine atağa kalkar, bu defa Cauberg’i tek başına çıkar ve yarışı kazanır… Heyecanlanıp abarttım, pardon.